Yükleniyor. Lütfen Bekleyin.

Ördek Sendromu: Neden Başkalarının Daha İyi Yaşadığını Düşünürüz Aklınızda Bulunsun

Ördek Sendromu: Neden Başkalarının Daha İyi Yaşadığını Düşünürüz

Ördek sendromu nedir? En belirgin özellikleri nelerdir? Hiç çalışmıyormuş gibi görünen ama başarılı olan insanlar bunu nasıl yapar? İşte tüm bunlara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Ördek Sendromu: Neden Başkalarının Daha İyi Yaşadığını Düşünürüz

İş yerimizde her şeyi büyük bir titizlikle yapan oldukça sakin bir eleman vardır; üniversitede hiç çalışmıyormuş gibi görünen, sürekli gezen ama sınavlarını AA ile veren bir arkadaşımız, hiçbir ölçü kullanmadan dünyanın en lezzetli yemekleri yapan komşumuz…

Sosyal medya hesaplarımızı turlarken kendi kendimize söylendiğimiz çok olmuştur: “Nasıl bu kadar iyi bir hayat yaşıyor bu insanlar, oysa ben sürünme konusunda yılanlardan halliceyim!”

Bu örneklerden çok daha fazlasının zihninizde canlandığı ve bunları düşünürken: “Ben bu kadar çabalarken ve onlar hiçbir şey yapmazken neden aldıkları sonucun yarısını bile elde edemiyorum? Bunu onlardan daha fazla hak ediyorum!” diyerek sitem ettiğimiz aşikar.

Bu yazı, dışarıdan “en” nitelendirmesiyle bahsettiğimiz insanların da aslında bizden pek bir farkı olmadığını bilmeniz ve kendinizi suçlamayı bırakmanız için yazıldı. Keyifli okumalar!

***

Pek çoğumuz suyun üzerinde dans eder gibi yüzen ördekleri seyredip hayran kalmışızdır. Suyun üst kısmından bakarken herhangi bir problem olduğunu düşünmeyiz, esas karmaşıklık suyun altındadır. Ördek o küçük perdeli ayaklarını hızlıca çırparak suyla mücadelesini sürdürmeye çalışır.

Stanford Üniversitesi tarafından öğrencilerin zorluklarını tanımlamak için ortaya atılan “ördek sendromu” kavramı, ördeklerin suyla mücadelesinden ilham alınarak adlandırılan ve günlük hayatımızı zorlaştıran bir düşünce sistemini özetlemektedir.

Aslında ördek sendromu, öğrencilerin herhangi bir sıkıntı, depresyon, kendinden şüphe etme kaygılarını bastırırken dışarıdan sakin görünebilme yeteneklerini ifade etmek için kullanılmıştır.

Mücadele etmeden veya çaba göstermeden başarma izlenimini başkalarının özellikle bilmesini isteyecekleri şekilde görüntüleri yaymaya-yayınlamaya olanak sağlayan sosyal medya kullanımının yoğunlaşması da bununla ilgilidir.

Örneğin bir üniversite öğrencisinin güzel bir filtre ile geliştirilmiş seyahat görüntülerini paylaşması ve akranları ile sosyalleşmesi, gece geç saatlere kadar kütüphanede kalmasını ya da projesi için yediği ret maillerini paylaşmasından daha olasıdır.

Aynı mantıkla etrafınızdaki insanların zahmetsizce yaşamaları, sınavlara girmeleri, stajlara katılmaları ve partilere gitmeleri esnasında dört sınavınız, dört saatlik uykunuzla birlikte üç projenizi yürütürken gezmelere çıkmanız biraz zor görünüyor.

Tabii ki arkadaşlarınızın başarılı olduğunu görmeyi seviyorsunuz ancak siz, kişisel yetersizlik hissiyle ayakta kalmaya çabalarken herkes nasıl bu kadar mutlu ve rahat olabilir?

Esas soru şu: “İnsanlar gerçekten göründüğü kadar mutlu, zengin, başarılı, rahat ya da mükemmel mi?”

Cevabı hepimiz biliyoruz: değiller. İnsanlar, günümüz “mükemmel olmaya zorlayan, mükemmel olmayanı dışlayan” dünyasına uyum sağlamak için şekilden şekle girmeye mecbur kalıyor. Bu durum yokuş aşağı yuvarlanan küçük bir kartopu gibi çoğumuzu içine katarak büyümeye devam ediyor.

Hepimiz, olmayı istediğimiz başkalarının da olduğunu zannettiğimiz muhteşem kareler içerisinde kayboluyoruz.

İş yerinizde her şeyi büyük bir titizlikle yapan ve oldukça sakin görünen o eleman sabahlara kadar bir sorun çıkmaması için çalışıyor, siz ortak olmayan bu süreci görmüyorsunuz.

Üniversitede gezilecek tüm mekânları bilen ama notları da AA altına düşmeyen o arkadaşınız bütün verimli ders çalışma taktiklerini zorluklarla öğrendi, ders çalışmak için ayırdığı vakitte sadece ders çalışmaya odaklanıyor.

Hiçbir tarif ya da ölçü kullanmadan tüm yemeklerini lezzetli yapan komşunuz o raddeye gelene kadar pek çok kez yemeğini yaktı, pek çok kişiden olumsuz eleştiri aldı.

Sosyal medya hesabında az önce dünyanın öteki ucunda yemyeşil bir ormanda kamp yaptığını paylaşan arkadaşınız ailesiyle büyük bir tartışma yaşadı ve evden ayrıldı, siz bu olaydan haberdar değilsiniz.

En başarılı cerrah seçilen o tıp doktoru, siz o unvanı görmeden önce pek çok güzel şeyden vazgeçerek yıllarını kariyerine adadı.

“Buzdağının görünmeyen kısmı” sizin kendi içinizdeki yıkımları bilmeniz ama başkaları için -belki çok daha fazlasını yaşamış olmasına rağmen- bunu hissedememenizdir.

Hiç kimsenin hayatı bir ördeğin suyun üzerindeki süzülüşü kadar hayranlıkla izlenesi değil. Kendinizi bir başkası gibi olmaya çalışmaya zorlamak, suyun altındaki ayaklara yapacağınız en büyük kötülük olur.

Kaynak:  www.matematiksel.org

 

Konut Piyasasının Büyük İronisi: Ulaşılabilirlik ve Mülk Değeri Çelişkisi
Bir Mülk Değil, Güven İnşa Etmek: Gayrimenkulde İletişim ve Bağ Kurma Sanatı
İzmir’de Ev Alırken Dikkat Edilmesi Gerekenler: 2026 Emlak Rehberi
Emlak Sektöründe Yapılan 3 Hata
Dalgalı Piyasada Sürdürülebilir Başarı: Kök Sağlam, Gövde Esnek
Gayrimenkul Dünyasında İletişim ve İş Paylaşımı: Başarıya Giden Yol
Türkiye’de Depreme Karşı Hafif Çelik Yapıların Avantajları
Gayrimenkul Danışmanlarının Gelişimi ve Hizmet Kalitesine Sinerji Katacak Beş Madde
Markaların Doğuş ve Gelişimlerini Anlatan 5 Film….
Pazarlamanın Gelişimi
LET'S DO İT   / JUST DO İT
LET'S DO İT / JUST DO İT

1971'de Phil Knight ve Bill Bowerman, Blue Ribbon Sports adında spor ayakkabı üreten bir şirket açtılar. Blue Ribbon Sports’un yeni ayakkabıları için bir logoya ihtiyacı vardı ve Phil Knight, 1971 yılında Portland Üniversitesi’nde öğrenci olan Carolyn Davidson ile saatliği 2 dolardan anlaştı. Davidson, Swoosh olarak bilinen simgeyi tasarladı ve şirketin yeni logosu bu oldu. Davidson bu logodan 35 dolar kazandı. Blue Ribbon Sports’un ilk tam zamanlı çalışanı ve aynı zamanda bir atlet olan Jeff Johnson, bir gece rüyasında Yunan mitolojisindeki zafer tanrıçasını gördü ve şirketin isminin değiştirilmesi gerektiğini önerdi. Önerisi kabul edildi ve şirketin yeni ismi Nike oldu. Nike 1980'ler ile birlikte yükselişe geçti. Hatta şirketin yükselen değeri ile birlikte Phil Knight, logo konusunda minnettarlığını göstermek için 1983 yılında Carolyn Davidson’a Swoosh şeklinde elmas bir yüzük ve Nike’dan hisse senedi hediye etti. Fakat bütün bu iyi gidişata rağmen Nike için büyük bir sorun da baş göstermeye başlamıştı: Reebok. Nike 1980'lerde yükselişine rağmen sıradan bir spor ayakkabısı markası olarak görülüyordu. Reebok’un ise pazar payı yükseliyordu ve özellikle bu yıllarda yükselişe geçen spor trendinden yüksek oranda yararlanıyordu. Nike, bu sorunu çözmek için 1988 yılında Wieden+Kennedy reklam ajansından yeni ve büyük bir kampanya istedi. Wieden+Kennedy’nin kurucularından Dan Wieden, Nike için çalışmalara başladı. Bir düzine reklam filmi çalışması yapıldı fakat Wieden’a göre eksik bir şeyler vardı. Çalışmalar birbirinden bağımsızdı ve tek bir temelde buluşmuyordu. Wieden, yeni kampanyanın sunumundan bir gün öncesinde gece çalışırken aklına 1977 yılında adam öldürme ve kundakçılık suçundan idama mahkum edilen Gary Gilmore’un son sözleri geldi: “Let’s do it.” Wieden, 20 dakikalık bir çalışma sonucu Nike’ın yeni kampanyasının sloganını buldu: “Just do it.”. Ertesi gün Nike’a yeni kampanya tanıtıldı ve Temmuz 1988'de Nike’ın yeni slogana sahip ilk reklam kampanyası yayınlanmaya başladı. 30 saniyelik TV reklamında 80 yaşındaki Walt Stack’in her gün 27 kilometre koşması konu alında ve siyah arkaplan üzerine beyaz renklerle “Just do it.” yazıldı. https://youtu.be/p_xozTo6wrU Nike, “Just do it.” sloganını hala kullanmaya devam ediyor ve 27.5 milyar dolarlık değeriyle şu an dünyanın en değerli spor markası konumda. Bu slogan sayesinde markanın ünü arttı ve pazar payı 10 yıl içinde ’den %43’e çıktı. Yine bu sürede satışlar 10 kat arttı. Ayrıca hala Wieden+Kennedy reklam ajansıyla çalışmaya devam etmektedir. Nike reklamlarında bugün bile kısa ve ilham verici kısa cümleler kullanıyor.Burada önemli olan markanızı konumlandırdığınız nokta ile ilgili etkili ifadeler bulabilmek.

Devamını Oku >
Gayrimenkul sektöründe anlam karmaşası yaratan bir kavram “ KURUMSALLAŞMA”
Gayrimenkul sektöründe anlam karmaşası yaratan bir kavram “ KURUMSALLAŞMA”

Gayrimenkul sektöründe anlam karmaşası yaratan bir kavram “ KURUMSALLAŞMA” Sektörümüzde bir markaya bağımlı olarak faaliyet göstermek kurumsallık olarak değerlendirilmekte. Bu durumda markaya bağımlı ofisler kurumsal, bağımsız ofisler, başka bir ifade de no name ofisler kurumsal olmayan olarak değerlendiriliyor. ( No name konusunda başka bir tartışma konusu, aslında her işletme bir markadır.) Bence bu ayrımın en net şekli FRANCHİSE OFİSLER ve BAĞIMSIZ OFİSLER şeklinde olmalıdır. Kendi bölgesinde yıllardır faaliyet gösteren franchise ofislerin bölge uzmanlığı dediği, müşteriye dokunuş dediği faaliyetleri 20 – 30 yıldır bölgesinde uygulayan, bulunduğu semtin dokusuna katkı koyan, o çevredeki tüm değişim ve gelişimleri takip eden, bazen semtindeki bir durağa, bir parka adını veren, bazen adres tariflerinde mihenk taşı olan ofisler bir anda No NAME oluyor, daha birkaç ay önce sektöre girmiş olan, bölge uzmanıyım dediği bölgesindeki meslektaşlarından, sektörün yasal ve ahlaki değerlerinden haberdar olmayan gayrimenkul danışmanları ve ofisler KURUMSAL oluyor. Yani herhangi bir markanın franchise hakkını satın alınca hoooop kurumsallaşmış oluveriyorsunuz. Franchise sistemleri edinmiş oldukları deneyim ve tecrübelerini sizlere aktarırlar. Böylece sizler sektörde temel bilgi ve becerilerle donanmış olarak başlamış olursunuz. Bu önemli ve inkar edilemez bir katkıdır. Ancak know-how aktarımlarının franchise ofisler tarafından çok doğru ve onlara aktarıldığı şekilde uygulanması oldukça önemlidir. Sektörde bir süre sonra gerek danışman gerekse ofis sahiplerinin bu uygulamalardan uzaklaştıklarını görmekteyiz. Bu durumda birçok franchise ofiste kısa zamanda faaliyetlerini sonlandırmak zorunda kalıyorlar. Markalar arası ofis transferleri ve takaslar gündeme geliyor. Daha önce burun kıvrılan markaların bir anda temsilcisi olunuyor ve yeni marka en iyi marka olarak lanse ediliyor. Bunu yazınca Volkswagen’in sloganı geldi aklıma “ Biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu”

Devamını Oku >
A4 Kağıtlarının Boyutları Neden 210 ve 297 mm Gibi Küsüratlı Sayılardan Oluşur?
Damacanalar Neden 20 Değil de 19 Litredir?
Kettle'ların Hacmi Neden 2 Değil de 1.7 Litredir?
E-Bülten Aboneliği ile,
Bizlerden 7/24 Haberdar Olabilirsiniz