Yükleniyor. Lütfen Bekleyin.

Tarihte Bugün:19 Aralık 1966 Tarihte Bugün

Tarihte Bugün:19 Aralık 1966

Anadol ismi ve üretim:


Anadol adı Anadolu kelimesinden gelmekte olup açılan isim yarışması sonucunda finale kalan, Anadolu, Anadol ve Koç arasından seçilmiş ve Otosan Otomobil Sanayi A.Ş. tarafından İstanbul'daki fabrikada üretilmeye başlamıştır. Anadol'un amblemi Hititlilerin geyik heykellerinden birini sembolize etmektedir. 1966’dan 1984’e kadar devam eden Anadol üretimi, 1984'te durdurulmuş bunun yerine Ford Motor Company lisansı altında dünyada üretimden kalkmış olan Ford Taunus'un üretimine başlanmış, ancak Otosan 500 ve 600D pikap üretimi 1991 yılına kadar devam etmiştir. Bugün, Otosan Ford Motor Company lisansı altında Ford hafif ticari araçlarının üretimine Gölcük’teki yeni tesislerinde devam etmekte ve başta Avrupa Birliği olmak üzere pek çok ülkeye Ford Motor Company lisanslı otomobil ihracatı yapmaktadır.

Aracın özellikleri ve satışı:

Anadol'un üretimi 19 Aralık 1966'da başlamış olsa da, satış ve trafik tescili için gerekli olan "Yeterlilik Belgesi" ve "Araçların imal, tadil ve montajı hakkında teknik şartları gösteren Yönetmelik" onayı Makina Mühendisleri Odası'ndan 28 Şubat 1967 tarihinde alınmış ve dolayısı ile Anadol satışları bu tarihten sonra başlamıştır.

 

Anadol'un ilk modelleri İngiliz Reliant ve Ogle Design tarafından tasarlanmıştır. Bütün modellerinde kaportası cam elyafı ve polyesterden yapılan Anadol'da motor olarak da Ford motorları kullanılmıştır. İlk kullanılan motor, Ford'un Cortina modelinin 1200 cc'lik Kent motorudur.

1966 Aralık ayında satışa sunulan Anadol 1984 yılında üretimi durdurulana kadar 87 bin adet satılmıştır.[Az sayıda kalan örnekleri, günümüzde klasik kabul edilmekte, meraklıları tarafından korunmakta ve kullanılmaktadır. Ayrıca ortadan kesilerek kamyonet yapılmış biçimleri ile adını aldığı Anadolu'nun küçük şehirlerinde halen kullanılmaktadır. Ayrıca İngilizler Anadol’un aynısını Yeni Zelanda’da üretmek için çaba göstermiş olup, günümüzde Yeni Zelanda’ya ait bir adada kullanılan Anadol'a rastlanmaktadır.

 

Olumsuz yaklaşımlar:

Gövdenin fiberglas olması, öküz, keçi ve eşekler tarafından yenildiği yönünde söylemlere neden olarak kaportası için olumsuz dedikodular yayılırken, dünyada  bu teknoloji kullanılıyordu.

Modeller:


Anadol / A1 (1966-1975)


Anadol A1, Otosan Otomobil Sanayi A.Ş.’nin siparişi üzerine "FW5" kodu ile İngiliz Reliant Firması tarafından geliştirilmiş ve üretimine 19 Aralık 1966’da başlanmıştır. A1’in dizaynı ise İngiliz Ogle Design firmasından Tom Karen tarafından çizilmiştir. A1 üretiminde ilk olarak Ford Cortina'nın 1200 cc'lik 1959 model Kent motoru kullanılmış, 1968’de bu motor daha güçlü 1300 cc Ford Crossflow motor ile değiştirilmiştir. 1969’da gösterge panosu yenilenmiş, direksiyon daha ergonomik bir hale getirilmiştir. 1971’de o günün modası olarak kabin tavanı vinil ile kaplanmıştır. Bu dizayn MkI tipi olarak Nisan 1972’ye kadar bu şekilde kalmıştır. 1971’de İzmir’de düzenlenen Akdeniz Oyunları için geliştirilen A1 modeline “Anadol Akdeniz” adı verilmiş ve bu modelin üretimine 1972’de başlanmıştır. MkII olarak adlandırılan bu modelde farların yuvarlak şekli yerini dörtgen farlara bırakmış, vites bloğu ve tamponlar yenilenmiştir.Yeni dizaynda tamponlar gövdenin bir uzantısı haline gelmiş, ön ızgara değişmiş, farlar ve sinyaller dörtgen hale getirilmiş, sinyal ve stop lambaları üçgen bir şekil almıştır. Kabin içi de ciddi bir değişikliğe uğramış, gösterge tablosu ve ön konsol, koltuklar değişmiş, kullanılan malzemelerin kalitesi yükseltilmiştir. 1972’den itibaren Anadol’un Coupé’sinde kullanılan bu standart, A1 üretiminin sonuna kadar (1975) aynı kalmıştır.

Anadol A1 MkII 1974

Cam elyafı ve polyesterden imal edilen bu 5 kişilik araç gövdesi, H-tipi tam çelik şasi üzerine oturtulmuştur. Coupé olarak başlayan Anadol üretimi 1973 sonlarından itibaren sedan ve estate versiyonlarının da ilavesi ile devam etmiştir. Şasi, helezonlu bağımsız ön süspansiyon ve makaslı arka aksın üzerine kurulmuştur. Frenler ise önler disk, arkalar tamburdur. Direksiyon sisteminde ilk modellerde “recirculating ball” (döner bilyalı direksiyon kutusu) sistemi kullanılmış, daha sonra (1970) kremayerli (rack-and-pinion) sisteme geçilmiştir.

Anadol A1 üretimine 1975 yılında son verilmiş ve toplam 19.724 adet üretilmiştir.

Anadol A1 aynı zamanda Türkiye’nin ilk ralli arabası, Anadol Ralli Takımı (ART) da ilk ralli takımı olarak tarihe geçmiştir. Türkiye’nin ilk resmi rallisi olan 1968 Trakya Rallisi’ni kazanan A1 takımı ve ünlü pilotlar Renç Koçibey ve Demir Bükey’dir. İskender Atakan, Claude Nahum, Mete Oktar, Şükrü Okçu ve Serdar Bostancı’yı da diğer ünlü A1 pilotları olarak sayabiliriz. Bir başka A1 fanatiği de ünlü ralli pilotu Romolo Marcopoli’dir. 1968’de bir başka ünlü Türk pilot İskender Aruoba 30.000 km’lik ve 8 ay süren Avrupa-Afrika-Asya Rallisine Anadol A1’i ile katılmış ve başarı ile tamamlamıştır.

Anadol / A4 / STC-16 (1973-1975)


İlk prototipi 1972’de geliştirilen STC-16, sadece 1973 ve 1975 yılları arasında üretildi. STC-16 Eralp Noyan tarafından dizayn edildi. Böylece 1961’de dizayn edilen Devrim (otomobil)’den sonra, Türkiye’de dizayn edilerek üretilen ve seri üretimi gerçekleşen ilk otomobil ünvanını aldı.

1971’de Otosan’ın Genel Müdürü olan ve Vehbi Koç’un damadı Erdoğan Gönül, Otosan yönetimini ikna ederek, seri üretime geçilmesi onayını aldı. STC-16 üst gelir seviyesindeki kullanıcıları ve uluslararası rallilerde Anadol markasına prestij sağlamayı hedeflemişti. Belçika’daki Kraliyet Sanat Akademisi (Royal Fine Arts Academy) mezunu olan Eralp Noyan’ın başında olduğu bir ekip tarafından çizilen STC-16, o yıllar gözde spor araba modelleri olan Datsun 240Z, Saab Sonett, Aston Martin, Ginetta & Marcos modellerinden esintiler taşımaktadır. Eralp Noyan, aracın iç ve dış dizayn karakteristiğini II. Dünya Savaşı’nın gelişmiş uçağı olan “Supermarine Spitfire”dan esinlenerek çizdiği ifade edilmektedir STC-16 üretim bandına A4 kodu ile konmuş, kısaltılmış ve modifiye edilmiş Anadol şasi ve süspansiyon sistemi ile 1600cc’lik Ford Mexico motoru kullanılmıştır. Şanzıman olarak ise yüksek performanslı İngiliz Ford Cortina ve Capri modellerinin şanzımanları kullanıldı. STC-16’nın ön konsol ve gösterge tabloları, o yılların gözde İtalyan ve İngiliz spor arabalarından hiçbir farkı yoktu. Kilometre ve devir saati dışında, o dönemin yeni detaylarından, sıfırlanabilen mesafe göstergesi, Lucas ampermetre, Smiths yağ, benzin ve hararet göstergeleri konulmuştu. 11 ay süren proje geliştirme safhası sonunda, test sürüşleri için ilk olarak 3 adet STC-16 prototipi hazırlandı. Test alanları olarak Cengiz Topel havaalanı ile E-5 karayolunun İstanbul-Adapazarı bölümü seçildi. STC-16’nın ilk çarpışma testleri de bu dönemde yapıldı.

Daha sonra STC-16, test sürüşleri için Otosan Üretim Müdürü Nihat Atasagun tarafından İngiltere’ye M.I.R.A pistine götürüldü. STC-16 İngiltere’deki deneme sürüşlerinde ve görüldüğü otoban ve caddelerde, bir İngiliz markasının yeni spor modeli sanılarak büyük ilgiyle karşılandı ve dikkat çekti. Taşıdığı “320-E” test plakası nedeniyle birçok yerde durdurularak bu yeni model hakkında bilgi istendi. Bu testler sırasında pek çok İngiliz pilot tarafından denendi, performans, sürüş ve sürüş emniyeti açısından öneriler alındı ve bu öneriler doğrultusunda değişiklikler yapıldı. Ve, sonunda Nisan 1973’te ilk Türk yapımı spor otomotivi STC-16 üretim bandından inerek show-room’lardaki yerini aldı. STC-16 isminin “Sport Turkish Car 1600”ün kısaltması olduğu gibi, bu açılımın aynı zamanda “Sport Touring Coupé 1600” anlamında olduğu da ifade edilmektedir. Gençler ise bu açılımı “Süper Türk Canavarı 1600” olarak benimsemişlerdir.Geriye kalan araç sayısı bilinmemekle beraber yaklaşık 70 kadar STC-16'nın yollarda olduğu tahmin edilmektedir.

Ne yazık ki, STC-16 üretimi 1973’teki global petrol krizinin yol açtığı ekonomik kriz nedeniyle uzun sürmedi. Benzin fiyatlarındaki aşırı artış ve bir petrol türevi olan fibre-glass maliyetlerindeki artışlar STC-16’nın üretim maliyetlerinin aşırı yükselmesine neden olduğu gibi, bu maliyetlerde yapılacak üretim sonrası satışların sadece yüksek gelir grubuna hitab etmesi ve aracın benzin tüketiminin yüksek olması bu arkadan itişli spor modelin üretim ömrünün çok kısa olmasına neden oldu. O yıllarda, diğer Anadol modellerinin 50.000-55.000 TL olmasına karşılık STC-16 fiyatları 70.000 TL’nin üzerinde idi. Bu nedenle STC-16 müşterileri sadece ralli pilotları, spor araba meraklıları olarak kaldı.

Ancak, STC-16 o dönemin gençleri arasında haklı bir üne kavuştu. Geliştirilmiş ve modifiye edilmiş versiyonları Türkiye ve Dünya rallilerinde birçok yarışa girdi ve kazandı. Ralli için geliştirilen modellerde ağır şasi yerine daha hafif şasi ve 140 HP gücünde modifiye motorlar kullanılmıştır. En bilinen STC-16 pilotları olarak; Renç Koçibey, Demir Bükey, Romolo Marcopoli, İskender Aruoba,Cihat Gürkan, Ali Furgaç, Şevki Gökerman, Serdar Bostancı, Murat Okçuoğlu, Cüneyd Işıngör, Mehmet Becce, Hızır Gürel, Derya Karaköse ve Osman Arabacı’yı sayabiliriz.

 

1973 ve 1975 arasında devam eden STC-16 üretimi sırasında toplam 176 araç üretilmiş olup, bunların büyük bölümü 1973’te üretilmiştir. Renk olarak genelde “Alanya Sarısı” olarak üretilen STC-16’lar bu renkle de özdeşleşmiştir. Az sayıda da olsa; dönemin spor arabalarında kullanılan beyaz şeritli kırmızı veya mavi şeritli beyaz renkli olanları da mevcuttur. 

 

 

 

 

 

Anadol / A5 / SV-1600 (1973-1982)

SV-1600 üretim bandından 1973 yılının sonunda, A5 kodu ile dünyanın ilk fibre-glass gövdeli 5-kapılı station wagon (estate) arabası olarak indi.

4-kapılı Anadol modellerinden çok farklı bir dizayn ve görünüşe sahip olan SV-1600’ün esin kaynağı Reliant’ın “Scimicar Sports-station Coupé” modelidir. Motor olarak 5 ana yataklı 1600cc’lik Ford (I-4) Kent, 4 silindir OHV motorla donatılmıştır.

Aracın birçok detayı, üretildiği dönemin station wagonlarındaki Bertone ve Pininfarina dizayn özelliklerini taşımaktadır. SV-1600’ün özellikleri olarak, tek renk dış boya ve station otolarda bir yenilik olarak ön spoiler gösterilebilir.

Bir süre sonra, daha lüks versiyonları piyasaya çıkmış, bunlarda iki renkli dış boya ve yeni iç dizayn kullanılmıştır. 1976’dan itibaren SV-1600’lerde aluminyum alaşımlı jantlar, yeni tip direksiyon, yeni dizayn yan aynalar kullanılmış, dış boya ise yanlarda siyah-beyaz şeritli tek renk olarak üretimiştir. Araç içi dizaynında ise, bagaj hacmini genilşletmek amacıyla sökülür-takılır koltuk modeli uygulanmıştır.

SV-1600 üretimi 1982 yılında durdurulmuş olup toplam 6.499 adet üretilmiştir.

Anadol / A6 / Böcek (1975-1977)


Anadol Böcek, o yıllarda Otosan Araştırma ve Geliştirme Bölümünde çalışan Jan Nahum tarafından dizayn edilmiştir. Jan Nahum, daha sonraki yıllarda Otokar, Tofaş, FIAT/İtalya ve Petrol Ofisi gibi şirketlerde Genel Müdür ve CEO olarak da görev yaptı. Babası Bernar Nahum ise Koç’un ortağı olarak Otosan Firmasının kuruluşu, Anadol A1 modelinin geliştirilmesi ve üretiminde çok önemli rol oynamıştır. Bu aileden Claude Nahum da hem Anadol A1 ralli pilotu olarak, hem de Otosan Anadol Wankel motor projesi ve geliştirilmesinde önemli çalışmalar yapmıştır. Kendisi bugün, Karsan Otomotiv Sanayi’nin de sahibi olan Kıraça Şirketler Grubu’nun kurucu ortağıdır.

Anadol Böcek üretim bandından A6 kodu ile 1975’te indi. Böcek, aslında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin isteği doğrultusunda geliştirildi. Volkswagen “Buggy” modeli ile benzerlikler taşımasına karşın, konsept ve karakteristik olarak değişik bir dizayn ile üretilmiştir. Otosan, o yıllarda artan turizm potansiyelini ve sayıları gittikçe çoğalan tatil köylerini de düşünerek, aracın halktan da göreceği talebi de dikkate almıştı. Üstü açık, kapısız, ön camı kaputla aynı eğimde olan dizayn, değişik gösterge paneli ve konsol aracın en önemli konsepti idi. Aynı eğimdeki kaput ve cam dizaynı, ileriki yıllarda ortaya çıkan SUV araçlara da esin kaynağı olmuş, döneminin ilerisinde kabul edilen panel ve konsol dizaynı, daha sonraki yıllarda pek çok Avrupalı üreticinin otomobil dizaynında esin kaynağı olmuştur.

Anadol Böcek 1298cc ve 63 HP Ford motor ile üretilmiş, hafif ve küçük kasası nedeniyle yüksek performans elde edilmiştir. Döneminin pop-art dizaynına paralel olarak asimetrik ön ve arka görünüşü, yine asimetrik ön panel, arkada sağda 2, solda 3 stop lambası, ön cam üzerindeki 5 açılı dikiz aynası 225/55/13 ebadında lastikleri, fiber üzerine vinil kaplı koltukları ile alışılmışın dışında bir görünüme sahipti.

Anadol Böcek, kullanım ve isteklere göre değişik versiyonlara sahiptir: TRT dış çekimleri için martı kanat kapılı versiyonu, off-road versiyonu, itici/çekici versiyonu ve askeri versiyonu bulunmaktadır.

Anadol Böcek üretimi de, STC-16 gibi şanssız bir döneme rastgelmiştir. Döneminin çok ilerisinde dizayn edilen her iki model de petrol krizinden kaynaklanan Dünya’daki ve Türkiye’deki ekonomik sıkıntılar nedeniyle talep yaratamamış ve üretimleri askıya alınmıştır.

1975 ve 1977 yılları arasında üretilen Böcek modeli sayısı sadece 203’tür.

 

Anadol / A8 / 16 ve Saloon 16 (1981-1984)


4-Kapılı A8-16 serisinin üretimi 1981’de başladı. A8-16 modelinin esin kaynağı o dönemin SAAB ve Volvo markalarının modelleri olmuştur. Bu modellere özgü geniş farlar, eğik burun, küt ve yüksek arka kesim gibi öncü detaylar A8- 16 dizaynında da kullanılmış, ancak, 1981 yılına göre biraz modası geçmiş olan ve Böcek’te kullanılan arka stoplar, aracın bu yenilikçi felsefesine uygun düşmemiştir. Aracın ön dizaynından dolayı A8-16 model halk arasında “Baltaburun” olarak da tanınmaktadır. Kabin içi dizayn da pek çok geleneksel Anadol müşterisine ters gelmiştir. 1973’te dizayn edilen SV-1600’ün kapı, cam ve çerçeveleri A8-16’da da kullanılmış, bu da potansiyel alıcılarda yeni çizgilerine rağmen bir toplama model hissi uyandırmıştır.

1981 ve 1982 yılı üretimlerinde yüksek performanslı 1.6 Pinto E-Max motor kullanılmış olsa da, bu araca bir albeni kazandırmaya yeterli gelmemiştir. Durum böyle olunca, üretim masraflarını azaltmak amacıyla 1983 ve 1984 üretimlerinde üretim bandına alınan Saloon 16 modelinde tekrar eski Ford (I-4) Kent, 4 silindir OHV, 5 ana yataklı 1600cc’lik motor kullanılmıştır.A8-16 modeli 1981-1984 yıllarında sadece 1.013 adet üretilmiştir.

 

 

Anadol Kamyonet / P2 / Otosan 500 ve Otosan 600D (1971-1991)

Anadol kamyonetle ilgili ilk çalışma 1970 yılında başladı. Aslında, ilk kamyonet üretme fikri, Otosan fabrikasında bir Anadol A1' in malzeme taşımak amacıyla tadil edilmesiyle ortaya çıktı. Bernar Nahum fabrikada kısımları dolaşırken bu aracı görerek, görüntüsünü pek beğenmemekle birlikte böyle bir aracın hafif ticari taşımacılıkta kullanılabileceği fikrini ortaya attı.

O tarihlerde, sanayileşmenin ve dışa açılmanın ilk yıllarında iç ticaretin de gelişmesi, özellikle küçük esnafın hafif yük taşınmasında “kamyonet” (pick-up)’lere olan ilgisini artırmaya başlamıştı. Bunun üzerine fiberglas atölyesinde çalışmalara başlandı ve önce bir miktar yekpare fiberglas gövdeli (kabin ve kasa) kamyonet yapıldı. Ancak bu aracın üretim ve kullanımının pratik olmaması nedeniyle saç kasalı fiber kupalı kamyonet üretimine geçildi. 1971 yılında seri üretimi başlayan Anadol kamyonetler P2 koduyla Otosan 500 olarak piyasaya çıkmış ve 1300cc benzinli motorla donatılmıştır. 1980’den itibaren 1300cc’lik benzinli motorla beraber 1200cc’lik Erk dizel motor da üretimde kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra ise Ford Taunus’larda da kullanılan 1600 cc'lik Ford OHC benzinli motor, çift boğazlı Weber karbüratörle birlikte kullanılmıştır. Ayrıca aracın iç mekanı tekrar dizayn edilmiş, dönemine göre oldukça modern bir konsola kavuşturulmuştur. Parçalar plastikten olmasına karşın, bir kamyonet için o yıllarda lüks bile sayılabilirdi. Ön panel göstergeleri Smith marka yerine Endiksan ile değiştirilmiş, göstergelerindeki rakamlar sarı'dan beyaza döndürülmüştür. Isıtma kontrol çubukları da yatay değil, dikey yerleştirilmiştir. Direksiyon simidi de yenilenmiş, direksiyonun ortasındaki geyik amblemi büyütülmüştür. Aynı amblem jantların ortasındaki plastik kapakçığın üzerinde de yer alır. 83 sonrası modeller P2 Otosan 600D olarak piyasaya çıkmış, 4 silindirli, düz, üstten kamlı 1900 cc ERK diesel motorla donatılmıştır. Ön kaput formunda da değişikliğe gidilmiş, kaput üzerindeki oluk çizgisi yerini şişkin bir forma bırakmıştır.

Anadol kamyonetler geçirdiği ufak tefek dizayn değişiklikleri ile 1971'den 1991 yılına kadar 36.892 adet üretilmiştir.

PTT gibi pek çok kamu kuruluşu yıllarca Anadol pick-up ile hizmet verdi. Ancak, Anadol kamyonet’e olan talep o kadar arttı ki, talebin karşılanmadığı noktada özellikle A2 modellerinin kesilerek kamyonete dönüştürülme dönemi başladı. Mevzuatın da ruhsat tadilatı ile destek olduğu bu dönemde, binlerce Anadol otomobil kamyonet’e dönüştürülerek trafiğe çıktı.

Bugün bile, Türkiye’nin hemen hemen her köşesinde Anadol kamyonetler hizmet vermeye devam etmektedir.

Anadol Stc Konsept

:

 

 

 

 1 Mayıs 1906 - Türkiye'de günümüzde bilinen ilk 1 Mayıs İzmir'de kutlandı.
1 Mayıs 1906 - Türkiye'de günümüzde bilinen ilk 1 Mayıs İzmir'de kutlandı.

1 Mayıs’ın Tarihçesi 1880’li yıllar, ağırlıklı olarak kol emeğinin kullanıldığı ve çalışma şartlarının çok kötü olduğu yıllardı. Küçük çocukların karın tokluğuna çalıştırılması ve 14-15 saate kadar varan iş günleri söz konusuydu. şirketler eşi görülmemiş bir hızla büyürken, işçiler, işyeri güvenliği, sağlık koşulları, örgütlenme ve grev gibi en temel haklarını dahi tanımayan bir siyasi ve hukuki sistem ile karşı karşıyaydılar. 1881 yılında yarım milyon işçiyi temsilen kurulan Örgütlü Meslek ve Emek Birlikleri Federasyonu "8 saatlik iş günü" mücadelesini ülke geneline yaymak ve işçilerin kararlılıklarını göstermek amacıyla mücadeleyi yükseltti.. ABD’nin şikago kentinde 40 bin tekstil işçisinin gerçekleştirdiği eylem kanla bastırıldı. Aynı kentte, bir fabrikada 8 saatlik işgünü için greve çıkan 1400 işçi işten atıldı. Aynı tarihlerde greve çıkanlara ateş açıldı ve 4 işçi yaşamını yitirdi. Saldırılar, mücadele ateşini söndürmedi, aksine körükledi. ABD ve Kanada’da sendikalar ve diğer örgütlerin yükselttiği mücadele sonucu 1 Mayıs 1886’da yaklaşık 350 bin işçi greve çıktı. Tarih işçi sınıfının böylesine örgütlü ve kararlı tepkisine ilk kez tanık oluyordu. Tüm ülkede yaşam durdu. ışçiler üretimden gelen güçlerini kullanıyordu. ışçilerin bu topyekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Chicago'da greve çıkan 40 bin işçinin eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. ışverenler grev kırmak için sokak çeteleriyle anlaştı. Sokak çeteleri bir taraftan işçilere saldırıyor, bir taraftan da grev kırıcılığı yapıyordu. Grevci işçilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, polisin işçilerin üzerine ateş açması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi. Hükümet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı. ışçiler idam cezasına çarptırıldı. Dört yiğit işçi önderi Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August SPIES, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idam edildi. Albert PERSONS isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, mahkeme heyetinin karşısında tarihe geçecek sözlerini söyledi: "Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım." ışçi önderlerinin cenaze törenine yüz binlerce insan katıldı. ABD'de yaşanan bu olaylar uluslararası işçi örgütlerini harekete geçirdi. II. Enternasyonal 1889'da Paris'te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini desteklemek amacıyla dünya çapında gösteriler düzenledi. 1890'dan başlamak üzere 1 Mayıs'ı da, "Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü" olarak kabul etti. Türkiye'de 1 Mayıslar ışçi sınıfının ilk olarak 1890’da büyük bir mitingle kutlamaya başladığı "birlik, mücadele ve dayanışma günü", izleyen yıllarda, tüm ülkelerde çoşkulu kutlamalara, büyük mitinglere sahne oldu.. Ama Türkiye’de, uzun yıllar yasaklandı... 1 Mayıs öncesi günlerde aydınlar, sendika yöneticileri, işçiler göz altına alındı... Bu yıl yapılacak etkinliklere gelecek sayımızda ayrıntılarıyla yer vereceğimizi belirterek geçmişe dönelim ve Türkiye’de 1 Mayıslara bir göz atalım. ılk 1 Mayıslar Anadolu'da 1 Mayıs ilk kez Osmanlı döneminde 1905 yılında Đzmir'de kutlandı. Đstanbul'da ilk kez 1 Mayıs kutlaması 1910'da yapıldı. 1920 1 Mayısı’nda ışgal idaresinin ve Osmanlı hükümetinin yoğun baskılarına karşın 1 Mayıs ışçi Bayramı olarak kutlandı. ışçiler Haliçten başlayarak Karaköy üzerinden Beyoğlu'na kadar bir yürüyüş yaptılar ve "Bağımsız Türkiye" yazılı bir pankart taşıdılar. 1921'in 1 Mayısı’nda ıstanbul'un hemen tüm işçileri, özellikle şirket-i Hayriye, Seyrü Sefain, Haliç ıdaresi ve Tramvay şirketi çalışanları 1 Mayıs'ı kutladılar. 1923 1 Mayısı’nda çok sayıda yerli ve yabancı işletmede çalışan işçiler greve çıktı. ışçi taleplerinin arasında, "yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs'ın resmen işçi bayramı olarak tanınması, sekiz saatlik işgünü, hafta tatili, serbest sendika ve grev hakkı" vardı ve birçok işçi tutuklandı. Cumhuriyet Sonrası 1924 1 Mayısı’nı "ışçi Bayramı" olarak kutlayan işçilerin bu eylemi engellenmek istendi. Sekiz saatlik işgünü için bildiri dağıtan birçok işçi tutuklandı. 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu sonrasında kutlamalara izin verilmedi ve 1935 yılına kadar hemen hemen her yıl ancak gizli kutlanabildi. 1 Mayıs'ın bundan sonraki tarihi "yasak" larla yazıldı. 1935 yılında çıkarılan "Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun" adıyla çıkarılan düzenleme ile "Bahar ve Çiçek Bayramı" olarak genel tatil günlerine dahil edildi. 27 Mayıs 1960’ dan sonra da "yasaklar" yaşandı. Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nun kabul tarihi olan 24 Temmuz, işçi sınıfına 1 Mayıs’ın yerine bayram olarak dayatıldı. Ancak bu girişimlerin hepsi, kararlı mücadeleler sonucu geri döndü. Görkemli 1 Mayıslar En kitlesel 1 Mayıs, 1976’da kutlandı. Bu miting DĐSK’in öncülüğünde ve Taksim Meydanı’ nda yapıldı. O gün Taksim Meydanı’ nı 400 bin emekçi doldurdu. Bu yüzden 1977 yılındaki gösterilerin daha bir görkemli kutlanmasından tedirgin olan kesimler bulunmaktaydı... Ama herşeye rağmen Taksim Alanı’na beşyüzbin emekçinin akması engellenemedi... Saat 14.30’da başlayacak olan kutlamalar için alan, sabahın erken saatlerinde itibaren dolmaya başladı. ışçiler, emekçiler, öğrenciler, kadınlar, çocuklar... bayramlarına sahip çıkmış, coşkularını donanmış ve alanları özgür ruhlarıyla doldurmaya başlamıştı. Taksim alanında, iğne atsan yere düşmeyecek bir katılım vardı. Dönemin DıSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşmasının sonlarına doğru çevredeki binalardan halkın üzerine ateş açıldı. Yaşanan paniğin ardından 37 insanımız yaşamını yitirdi ve 200’den fazla yaralı vardı. 1978 yılında, önceki yıl yitirilen 37 insanın acısını içinde yaşayan yüzbinler yine Taksim Alanı’ndaydı... 1979 yılında Sıkıyönetim Komutanlığı Đstanbul’da mitinge izin vermedi. Đzmir Konak Meydanı’nda kutlandı. 80 sonrası 12 Eylül Askeri darbesinin yasaklar zincirinde 1 Mayıs da yeralıyordu. Böylece yeni bir yasaklı dönem başladı. Ama tüm yasaklara rağmen; kısa süreli iş bırakmalar, bayramlaşmalar ve bildiri dağıtılması gibi etkinliklerle, bu onurlu günün anısının belleklerden silinmesine izin verilmedi... 1987: 7 yıllık aradan sonra sendikalar öncülüğünde bazı milletvekilleri, aydın, sanatçı ve bilim adamları ile birlikte yaklaşık 1000 kişilik bir grup Taksim AnıtıGna 1 Mayıs şehitlerini anmak üzere çelenk bırakmak istediler. Polis sadece milletvekillerinin araçla anıta ulaşmasına izin verdi. 1989: Taksim’de biraraya gelen kitleye saldırıldı. Mehmet Akif Dalcı isimli bir işçi yaşamını yitirdi. 1990: Yine Taksim’e yürümek isteyenlere izin verilmedi. Çıkan çatışmada ĐTÜ Öğrencisi Gülay Beceren felç oldu. 1996: 1980 sonrasının en kitlesel mitingi gerçekleştirildi. Kadıköy’ü dolduran yaklaşık 150 bin insan toplandı ama yine açılan ateş sonrası 3 kişi yaşamını kaybetti. ızleyen yıllarda da emekçiler ve emek dostları, Kadıköy ve ardından şişli Abide-i Hürriyet Meydanında, kitlesel katılımlarla yapılan kutlamalarda, bayramlaştılar, taleplerini dile getirdiler... (Birleşik Metal-ış Dergisi, Sayı 2'den)

Devamını Oku >
26 Nisan 1986 Rusya'da Çernobil nükleer santralinde patlama oldu
26 Nisan 1986 Rusya'da Çernobil nükleer santralinde patlama oldu

26 NİSAN 26/04/1986 Rusya'da Çernobil nükleer santralinde patlama oldu; yayılan radyoaktif sızıntı bulutlar aracılığıyla İskandinav ülkeleri, Doğu Avrupa ve Karadenize kıyısı olan ülkeleri, bu arada Türkiye'nin Trakya ve Karadeniz bölgelerini etkiledi. Çernobil Faciası Çernobil Faciası, 26 Nisan 1986 tarihinde Sovyetler Birliği'ne bağlı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali'nin 4 numaralı reaktöründe gerçekleşen nükleer kazadır. Kaza, Uluslararası Nükleer Olay Ölçeği'ne göre bugüne kadar meydana gelmiş en büyük nükleer kazalardan biridir. Çernobil felaketi, Uluslararası Nükleer Olay Ölçeğinde en yüksek sınıflandırma oranı olan 7 ile ölçeklendirilmiştir. Bu sınıfta ölçeklendirilen yalnızca iki nükleer felaket bulunmaktadır. Bunlardan birisi Çernobil felaketi, diğeri ise 2011 yılında meydana gelen Fukuşima I Nükleer Santrali kazalarıdır. Felaket maliyeti ve kayıpları açısından tarihin en kötü iki nükleer felaketinden birisidir. Kaza sonrası 500.000'den fazla işçi nükleer faciaya müdahalede bulunmuş ve birçoğu radyasyona maruz kalmıştır. Tahmini olarak yapılan masraf ise 18 milyar ruble olmuştur. Meydana gelen kaza esnasında 31 kişi ölmüştür fakat çok büyük bir alana yayılan radyasyon neticesine uzun vadede sonuçlarının daha ağır olduğu değerlendirilmektedir. Genel bakış Kaza 26 Nisan 1986 Cumartesi günü 4 numaralı reaktörde yapılan sistem testi esnasında başlamıştır. Çernobil Nükleer Santrali Pripyat kenti, Beyaz Rusya idari sınırı ile Dinyeper Nehri yakınlarında bulunuyordu. Test esnasında ani ve beklenmedik bir güç dalgalanması fark edilerek acil durum butonuna basılmıştı fakat güç çıkışı daha fazla büyüyerek son noktaya ulaştığında buhar basıncı bir dizi tepkimeye neden oldu. Tüm bu olaylar nötron moderatör ile hava arasındaki grafitin birleşmesine neden oldu ve nükleer çekirdekte erime oldu. Tutuşma ile çıkan yangın atmosfere yükseldi. Böylece Pripyat başta olmak üzere geniş bir coğrafyaya yüksek derecede nükleer serpinti bulutu yayıldı. Serpinti bulutu Sovyetler Birliği'nin batısı ile buradan Avrupa'ya ve Karadeniz üzerinden Türkiye'ye sürüklendi. 1986 yılından 2000 yılına kadar Beyaz Rusya, Rusya ve Ukrayna'da ciddi olarak kirlenmiş bölgelerden toplam 350.400 kişi tahliye edildi.[2] Rusya'nın resmî verilerine göre oluşan radyoaktif serpintiden en çok etkilenen yer %60 ile Beyaz Rusya oldu.[3][4] Çernobil kazasının ardından Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna sürekli olarak yaptığı dezenfekte işlemleri ile sağlık işlemlerinde yüklü derecede harcama yaptı. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından hazırlanan bir raporda kazanın çevresel sonuçları incelenmiştir. UNSCEAR raporuna göre ise 2008 yılına kadar kazadan yüksek dozda radyasyona maruz kalan 4000 kişiden 64'ünün radyasyon sonucu öldüğü doğrulanmıştır. Oluşturulan Çernobil Forumunda 200.000 acil müdahalede çalışan işçi, 116.000 kurtarılmış kişi ve kirlenmiş alanlardan tahliye edilen 270.000 kişinin bilgileri derlenmiştir. Akut radyasyon sendromuna bağlı olarak kazadan kısa süre sonra ölen 50 acil müdahale işçisinin ölümleri ile radyasyona bağlı olarak Tiroid kanseri ve radyasyona bağlı kanserden dolayı ölenler birleştirildiğinde, ölenlerin sayısı 3940 olmuştur. Bunlardan tahmini olarak dokuzu çocuktur ve lösemi nedeniyle ölmüşlerdir. 2006 yılında hakemli bir dergi olan International Journal of Cancer isimli dergide Çernobil Forumu çalışmasının sonuçları farklı bir metodoloji ile takip edilmiş ve kanser nedeniyle öldüğü belirtilen ve kansere yakalanan kişilerde, sağ kalım oranları da dâhil edilerek herhangi bir tartışma ortamı oluşturulmasına imkan vermeyecek şekilde inceleme yapılmıştır. Bu çalışmada kaza nedeniyle tahminen 4.000 kişinin öldüğü açıklanmıştır. "Tahmini olarak Avrupa'da tiroid kanserine yakalanan 1.000 vakâ ve diğer kanserlere yakalanan 4.000 vakâya Çernobil kazasının neden olmuş olabileceği düşünülmektedir ve bu miktarlar kazadan günümüze kadar yaşanan kanser vakâlarının %0,01'ini temsil etmektedir. Modellemeler sonucunda 2065 yılına kadar radyasyona maruz kalmış 16.000 kişinin tiroid kanseri, 25.000 kişinin ise diğer kanserlere yakalanması beklenebilir. Diğer şekillerde kansere yakalanma oranları ise bu tarihe kadar birkaç yüz milyon olacaktır." Union of Concerned Scientists isimli kâr amacı gütmeyen örgüt, doğrusal olmayan eşik modeline göre yapılan değerlendirmelerde sıfıra yakın radyasyon oranının eklenmediğini, bu nedenle daha geniş bir coğrafyanın da sonuçlara dâhil edildiğinde kaza nedeniyle 50.000'den fazla kişinin kansere yakalanacağını ve bunların 25.000'inin öleceğini tahmin ettiklerini açıkladı. Avrupa Yeşiller Partisi ise 2006 yılında yaptırdığı TORCH raporunda kansere yakalanan kişi miktarının 60.000 olacağını ve 30.000'inin kanser nedeniyle öleceğini öngördüğünü belirtti. Greenpeace ise 200.000'den fazla kişinin kaza nedeniyle kansere yakalanacağını açıkladı. Kaza ile ilgili olarak Sovyetler Birliği hükûmeti, Sovyet nükleer güç endüstrisi ve prosedürleri hakkında ketum olmakla suçlandı. 1980'lerde başlatılan Glasnost politikasına rağmen, hükûmetin Çernobil faciasını gizli tutmaya çalıştığı ve kaza ile ilgili olarak hızlı kararlar almayarak bu konuda sessiz kaldığı iddia edildi. Çelik kalkan Çernobil Nükleer Santrali, daha önce görülmemiş bir mühendislik yöntemiyle 2016 yılında çelik kalkanla örtüldü. 275 metre genişliğinde, 108 metre uzunluğunda ve 36 bin ton ağırlığındaki kalkan, reaktörün üstünü örtecek şekilde inşa edildikten sonra kaydırma işlemiyle 5 günde reaktörün üzerine konumlandırıldı. 100 yıl boyunca radyoaktif sızıntıyı engelemesi beklenen kalkan 1,5 milyar dolara mal oldu.[8][9] Sökme ve temizlik faaliyetleri için, çelik çadırın içine 100 metre uzunluğunda iki köprü sistemi yapılıp, üzerine ray döşendi. Böylece vinç yardımıyla sökülecek reaktör parçalarını vagonlarla dışarı taşımak mümkün oldu. Reaktörün gövde ve parçalarının yanı sıra yaklaşık 150 ton nükleer yakıtın da dışarı çıkarılıp bertaraf edilmesi gerekmektedir.[10] Etkileri Çevre ülkelere etkileri Türkiye Çernobil nükleer reaktöründeki patlama sonucunda çevre ülkelere yayılan radyoaktif parçacıkların büyüklüğü ve etkileri üzerine kazanın üzerinden geçen yıllarda ciddi bilimsel araştırmaların yapılmamış ve radyasyon seviyesini gösteren sayısal değerlerin açıklanmamış olması, patlamanın hemen sonrasında Türkiye üzerindeki etkilerle ilgili yeterli veriye ulaşmayı imkânsızlaştırmıştır. Ancak Çernobil kazasının Avrupa üzerindeki etkilerini gösteren harita ve çizelgeler, radyoaktif serpintinin çok geniş bir alanda yayıldığı ve Avrupa'daki pek çok ülkeyi doğrudan etkilediğini gösterdiği gibi; ülkedeki kanser vakalarının artışının nedeninin Çernobil kazası olduğuna ilişkin kuşkular hâlâ devam etmektedir. Türk Tabipler Birliği'nin ilk baskısı Nisan 2006'da yapılan "Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye'de Kanser" başlıklı raporunda, Çernobil nükleer reaktör kazası ile Karadeniz bölgesindeki kanser vakaları arasındaki ilişkinin araştırılması sonuçları kamuoyuna sunulmuştur. Raporda Çernobil'deki patlama sonrasında oluşan radyoaktif bulutların 3 Mayıs 1986 Cumartesi günü Marmara'ya, 4-5 Mayıs günleri Batı Karadeniz'e, 6 Mayıs günü Çankırı üzerinden Sivas'a, 7-9 Mayıs tarihlerinde Trabzon-Hopa'ya ulaştığı, 10 gün sonra da tüm Türkiye'ye radyoaktif parçacıkların yayıldığı belirtilmekte; çalışma sonucunda, Hopa’da kanser görülme sıklığı ile kanser nedeniyle ölümlerin, Türkiye’nin diğer coğrafi alanlarına göre daha fazla görülmesi olasılığının, araştırılmaya değer bir durum olduğunun ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Rapor, elde edilebilen veriler ışığında, bölgede Çernobil nükleer kazası ile gerek kanser olgu sayıları, gerekse kanserden ölümlerle ilgili kanıta dayalı nedensel bir bağlantı kurmanın olanaklı görünmekte olduğunu kabul ederek, bu konuda kesin sonuca varmak için daha ayrıntılı araştırmalar yapılması gerekliliğini vurgulamaktadır Çernobil turizmi Çernobil reaktör kazasının yaşandığı terkedilmiş bölge, 2011 yılında otoritelerin burayı ziyaret etmenin güvenli olduğunu duyurmasından beri kamuya ve turistik ziyaretlere açıktır.[15] Felaketin kalıntılarına kendi gözleriyle tanık olmak ve görünmeyen tehlikenin cazibesi, dünyanın farklı yerlerinden turistler için bu bölgeyi cezbedici hale getirmektedir. Ukraynalı yetkililer tarafından yedi saat süren gezinin tehlike yaratmadığı ve çektirilecek bir röntgenle aynı seviyede ışına maruz bıraktığı belirtilmektedir. Gezi programı kapsamında reaktör alanı gezdirildikten sonra, birkaç kilometre uzaklıkta, enerji santrali çalışanları ve aileleri için inşa edilen Pripyat kentine gidilmektedir. Çernobil felaket bölgesinin turistik amaçların ötesine geçerek eğlence partileri düzenlenen bir yer haline gelmesi ise eleştiri konusu olmuştur.[18]

Devamını Oku >
24 Nisan 1512 Dokuzuncu Osmanlı padişahı ve ilk Osmanlı halifesi Yavuz Sultan Selim Han tahta çıktı.
24 Nisan 1512 Dokuzuncu Osmanlı padişahı ve ilk Osmanlı halifesi Yavuz Sultan Selim Han tahta çıktı.

Dokuzuncu Osmanlı padişahı ve şair (D. 10 Ekim 1470 , Amasya – Ö. 21/22 Eylül 1520, Çorlu / Tekirdağ). I. Selim olarak da bilinir. Babası İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Annesinin Dulkadiroğlu Alaüddevle’nin kızı Ayşe Hatun olduğunu ileri sürenler de vardır. Kanuni Sultan Süleyman’ın babasıdır. Tarihin ender yetiştirdiği hükümdarlardan-dır. Kaynaklar onu sert tabiatlı, azim ve irade sahibi, dinamik ve cevval bir kişi olarak tanımlamaktadır. Fiziki özellikleri konusunda değişik değerlendirmeler olmakla birlikte; pek çok yazar onun uzunca boylu, iri siyah gözlü, “Enf-i Osman” (Osmanlı burnu) olarak bi-linen bir buruna sahip, sakalsız, fakat uzun pala bıyıklı, yüzü yuvarlak ve gayet renkli, bacakları kısa, belden yukarı kısmının uzun olduğunu anlatır. Adına yazılmış olan Selimnâmelerde sert huylu olmasının yanında müşfik ve duygusallığı da belirtilmekte, kardeşi Ahmed’in ölü¬münden sonra ağladığı duygusallığına örnek olarak anlatılmaktadır. Şehzadeliğinden itibaren iyi bir eğitim aldığı bilin¬en Sultan Selim, bu döneminden itibaren kendini tümüyle devlet ve millet işlerine adadı, halk içinde sık sık tebdil-i kıyafetle dolaşarak toplumun nabzını tutmaya çalıştı. Çocukluğu dedesi Fatih Sultan Mehmet’in dizinin dibinde geçmiş, Halimi Çelebi ile Amasyalı Şeyh Hamdullah gibi devrinin en ünlü hocalarından ders almıştır. Babası tahta çıkınca, kendisi de Trabzon Sancakbeyi olmuş ve yönetim deneyimlerini arttırmıştır. Adına yazılan Selimnâmeler, şehzadeliğinden itibaren kendisinin çok okuyan bir kişi olduğunu belirtmekte; Paola Giovio onun İskender ve Sezar’ı da okuduğunu yazmaktadır. Başka kimi kaynaklar tarih, edebiyat ve siyasetname ko¬nusundaki kitaplara meraklı olduğunu aktarmaktadır. Şairliğini öven kayıtlar onun Türk, Arap ve Acem şiirleri içinde seçkinleştiğini ve bir Farsça “Divan”ı bulduğunu kaydetmektedir. Bu merak onu çok değerli bir sosyal çevreye sahip kılmıştır. Şehzade Selim, iyi git¬mediğine inandığı devlet işlerini yoluna koymak istiyordu. Babasının şehzade Ahmet’i veliaht olarak düşündüğünü öğrenince babasından Rumeli sancaklarından birisine atanmasını istedi. İsteği kabul edilmeyince Kefe’ye gitti, dönmesi yönün¬deki çağrıları dikkate almayarak, kayınpe¬deri olan Kırım hanından aldığı süvarilerle, Edirne’ye doğru ilerledi. Babası Bayezid’le burada buluşarak bir rivayete göre Vidin ve Niğbolu sancaklarının kendisine verilmesini sağladığı gibi, babasından sağlığında hiçbir oğlunu tahta geçirmeyeceğine dair söz aldı. Ancak şehzade Ahmed’i destekleyen devlet adamlarının bu yönde padişaha baskıda bulunmaları ve Çorlu’da ba¬basının kuvvetleriyle girdiği mücadeleyi kaybetmesi üzerine Kırım’a dönmek zorunda kaldı. Ancak, Şahkulu İsyanı’nda Hadım Ali Paşa’ya yardım etmeyen ve savaş alanını terk eden Şehzade Ahmed’e karşılık Şehzade Selim’in sergilediği azim ve cesaret, devlet adamalrı üzerinde itibarını arttırdı ve onun ertesi yıl tahta geçmesinde etkili oldu. Şehzade Selim, 24 Nisan 1512’de babasını, tahtından indirerek, padişah oldu. Sekiz yıl, dört ay, yirmi sekiz gün devam eden hükümdarlığı döneminde Osmanlı devletine büyük zaferler kazandırdı. Yavuz Selim, Osmanlı tahtına çıkar çıkmaz hedeflerini belirledi. Öncelikle içerdeki birliği sağlamak üzere, o sırada şehzade Ahmet’in teşviki ile Bursa’yı ele geçirmiş olan yeğeni Alâeddin’in üzerine yürüyerek onu Malatya’ya kaçmaya mecbur et¬ti. Diğer şehzadeleri ve oğullarını dize getirerek dış sorunlarla uğraşmaya başladı. Yeni padişahı tanımakta geciken Eflak, Boğdan, Macar, Venedik, Rus ve Mısır elçileriyle barış anlaşmala¬rını yeniledi. Amacı, Osmanlıyı tehdit eden Safevilerle he-saplaşmaktı Safevi tehlikesine kilitlenen Sultan Selim, Şah İsmail üzerine yürümeye karar verdi ve büyük bir orduyla İran’a hareket etti. Ordusunu Akkoyunlu beylerinin katılımıyla daha da güçlendiren Sultan Selim, İran’ın eski rakibi Özbeklerle, Akkoyunlular, Mısır Sultanı ve Ahıska Gürcü Beyinin desteklerini de sağladı. Yavuz Sultan Selim’in komutasındaki Osmanlı ordusu 23 Ağustos 1514’te yapılan Çaldıran meydan muharebe¬sinde Şah İsmail’in ordusunu yenilgiye uğrattı. Şah İsmail, her şeyini savaş alanında bırakarak hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kaldı. Muzaffer Osman¬lı ordusu Tebriz’e kadar ilerlemeyi başardı. Osmanlı egemenliğinin Musul’a kadar ulaşması, buralardaki nüfuzunu ve ticari çıkarlarını korumak isteyen Mısır Sultanı Kansu Gani’yi tedirgin etti. Yavuz Sultan Selim, 2 Haziran 1516 tarihinde, İstan¬bul’dan hareket eden Osmanlı ordusu Malatya’yı alarak güneye doğru ilerledi. Mısır kuvvetleri de kuzeye doğru çıkınca iki ordu Halep’in kuzeyinde, Mercidabık’ta karşılaştı. 24 Ağustos 1516’da meydana gelen Mercidabık muharebesinde Kölemenler ağır bir yenilgiye uğratıldı. Kansu Gavri’nin de öldürüldüğü bu zafer ile Halep, Hama, Humus ve Şam gibi ünlü şehirler Osmanlı hakimiyeti altına girmiş oldu. Yavuz Sultan Selim, 27 Eylül 1516’da girdiği Şam’a iki ay kadar kaldı. Birkaç ay sonra meydana gelen bir olay Selim Han’ı Mısır seferine çıkmaya adeta mecbur etti. Kölemenlerin yeni hükümdarı Tomanbay, Sultan Selim’in elçilerini öldürtmesi bardağı taşıran son damla oldu. Yavuz Sultan Selim, ordusuyla Mısır’a doğru yürüyüşünü sürdürerek önce Kudüs’e, oradan da Gazze’ye ulaştı. 22 Ocak 1517’de Kahire yakınlarındaki Ridaniye mevkiinde ya¬pılan savaşta Osmanlı ordusu Kölemen ordusunu yine mağlup etti. Bu zafer ile Osmanlılar Mı¬sır’ın tümünü hakimiyeti altına almış oldu. Sultan Selim yedi ay kadar kaldığı Mısır’da, Mekke şerifinin Sultan Selim adına hutbe okut¬masını ve bölgedeki toplulukların bağlılıkları sağladı. Yavuz Sultan Selim burada “Hâdimü’l Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin Hizmetçisi) gibi kendisine ve Osmanlılara hem İslam hem de Hıristiyan dünyasında itibar sağlayacak önemli bir unvanın sahibi oldu. 25 Temmuz 1518’de İstanbul’a dönen Sultan Selim’in beraberinde birçok rehine ile birlikte son Mısır Abbasi Halifesi el-Mütevekkil de vardı. Bu tarihten itibaren halifelik Osmanoğullarına geçmiş ve dünya Müslümanlarının liderliğini ifade eden ilk Osmanlı halifesi Yavuz Sultan Selim olmuştur. Yavuz Sultan Selim, 1520 yılında Edirne’ye hareket etti. 22 Eylül’de konakladığı Çorlu’da şirpençe hastalığından kurtulmayarak vefat etti. Naaşı İstanbul’a getirilerek, Fatih semtinde kendi adına yaptırılmış olan Yavuz Selim bahçesinde toprağa verildi. Osmanlı hanedanının en ünlü hükümdarlarından biri olan Yavuz Sultan Selim, Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2'si Avrupa'da, 1.905.000 km2'si Asya'da, 2.905.000 km2'si Afrika'da olmak üzere toplam 6.557.000 km2'ye çıkarmıştır. Yönetimi süresince Batı ile barış içerisinde yaşamış, daha çok Anadolu’nun Safevi devleti tarafından nüfuz altına alınmasını önleyecek seferler yap¬mıştır. Ortadoğu’da Memlukların nüfuzuna son vererek aynı zamanda Portekiz’in doğu ticaretini tekeline almasına ve Müslümanların manevi yönden de çok önemli şehirlerini tehdit etmesine de engel olmuştur. Yavuz Selim’in askeri başarıları, hem Osmanlı devletinin öm¬rünü uzatmış, hem de kendisinden sonra görevi devralacak Kanuni Sultan Süleyman liderliğinde Batıya doğru yeni İslam fetihlerinin yolunu açmıştır. Osmanlı donanmasını yenileyen Yavuz Sultan Selim, Bizanslılar döneminde kurulan ve dedesi Fatih Sultan Mehmet zamanında kullanılan Haliç Tersanesi’ni yeniden inşa ederek, kapasitesini arttırıp Osmanlı İmparatorluğu'na kazandırmıştır. Konya'da Mevlevi Tekkesi'ne su getirmiş, Diyarbakır Fatih Paşa Camii ve Elbistan Ulu Camii'ni, Şam Salihiye'de Muhyiddin İbn Arabi'ye camii ve imaretini, İstanbul'da Yavuz Sultan Selim Cüzzamhanesi’ni, Şam Sultan Selim Camii'ini inşa ettirmiş, Muhyiddin İbn Arabi'nin türbesini de bulup yaptırmıştır. Ayrıca Mısır Seferi sırasında Hind ve Çin haritalarını da yaptıran Selim'e, Piri Reis tarafından 1513 yılında tamamlanan harita 1517 yılında Mısır'da Piri Reis'in kendisi tarafından sunulmuştur. Temelini attırdığı İstanbul Sultan Selim Camii'ni bitirmeye ömrü yetmemiş; bu eser oğlu I. Süleyman tarafından tamamlanmıştır. Arapça’yı ve özellikle Farsça'yı çok iyi bilen Sultan Selim'in, kendi el yazısı ile Selimî mahlasıyla yazılmış olan Farsça manzumeleri günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde bulunmaktadır. Farsça'nın yanında Türkçe şiirleri de bulunan Selim'in, Farsça olan Divân'ı 1306 yılında İstanbul'da basılmış olup, 1904 tarihinde de Alman İmparatoru II. Wilhelm'in emriyle Paul Horn tarafından Berlin'de yeniden yayımlanmıştır. Geceleri üç dört saat uyku uyur, diğer zamanlarını okuyup yazmakla geçiren Yavuz Sultan Selim’in; anlam inceliği ve sanatlı söyleyiş yönünden son derece güçlü olan şiirlerinden iki beyit: “Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek Giryeyi kıldı füzûn, eşkimi hûn etti felek Şîrler pençe-i kahrımla olurken lerzân Beni bir gözleri ahuya zebûn etti felek” Soldan sağa ve yukardan aşağı okunuşu aynı olan bir şiiri: “Sanma şâhım herkesi sen sadıkâne yâr olur Herkesi sen dost mu sandın, belki ol ağyâr olur Sâdıkâne ol cihanda belki bir serdâr olur Yâr olur, ağyâr olur, serdâr olur, didâr olur.”

Devamını Oku >
23 Nisan 1920  Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
22 Nisan 1995 Rauf Denktaş, üçüncü kez Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) cumhurbaşkanlığına seçildi.
19 Nisan 1987 Simpsonlar, televizyonda gösterime girdi.
19 Nisan 1987 Simpsonlar, televizyonda gösterime girdi.

The Simpsons (Türkçe: Simpsonlar), Matt Groening tarafından Fox Broadcasting Company için yaratılan animasyon televizyon durum komedisidir. Dizi, Homer, Marge, Bart, Lisa ve Maggie'den oluşan orta sınıf bir Amerikan ailesinin satirik bir parodisidir. Şov, Springfield adlı kurgusal bir şehirde geçmekte ve Amerikan kültürünü, toplumunu, televizyonunu ve farklı insanlık hâllerini hicvetmektedir. Aile, Groening tarafından prodüktör James L. Brooks ile önce bir dakikalık kısa animasyon serisi olarak tasarlandı. Groening, disfonksiyonel bir aile oluşturdu ve ailedeki karakterlere kendi ailesindeki üyelerin adını verirken, kendi adının yerine ise Bart adını kullandı. Kısa gösteriler, 19 Nisan 1987'de The Tracey Ullman Show'un bir parçası oldu. Üç sezon yayımlandıktan sonra skeç yarım saatlik altın saatler şovu olarak geliştirildi ve bir sezonda (1989-1990) İlk 30 reyting listesinde yer alan ilk Fox dizisi olarak kanalın ilk hitlerinden oldu. Uzun metrajlı film olan Simpsonlar: Sinema Filmi, 26 ile 27 Temmuz 2007 tarihlerinde dünya genelinde sinemalarda gösterildi ve dünya çapında 527 milyon dolarlık hasılat elde etti. Simpsonlar, ilk yayımlandığı günden itibaren 25 Primetime Emmy Ödülü, 26 Annie Ödülü ve bir Peabody Ödülü dahil olmak üzere onlarca ödül kazandı. Time dergisinin 31 Aralık 1999 tarihli sayısında dizi, 20. yüzyılın en iyi televizyon dizisi olarak adlandırıldı ve 14 Ocak 2000'de Simpson ailesi, Hollywood Bulvarı'nda bir yıldız ile ödüllendirildi. Simpsonlar, en uzun süredir yayımda olan Amerikan sit-comu, en uzun süredir yayımda olan Amerikan animasyon programı ve 2009'da Gunsmoke'u geçerek en uzun süredir yayımda olan altın saatler eğlence dizisidir. Birçok yetişkin odaklı animasyon durum komedisi, Simpsonlar'ca etkilenirken, Homer'ın ünlemi "D'oh!", İngilizce sözlüğe eklendi. Kökenleri Groening, Simpsonlar fikrini James L. Brooks'un ofis lobisinde beklerken düşündü. Brooks, Groening'den bir kısa canlandırma serisi için fikir üretmesini istemişti. Groening de başta kendisinin Life in Hell adlı karikatür bandı serisini önermeye niyetlenmişti ama Life in Hell'in canlandırılması için hayatının eserinin yayım haklarının feshedilmesi gerektiğini anlayınca başka bir yol seçti ve kendi yorumu bir bozuk işlevli aile versiyonu geliştirdi.[Karakterlere kendi ailesindeki üyelerin isimlerini verirken, kendi adı yerine "Bart"ı seçti.[ Simpson ailesi, ilk kez 19 Nisan 1987 tarihinde kısa gösteriler olarak The Tracey Ullman Show'da yayınlandı.[Groening, figürlerin prodüksiyon aşamasında düzeltileceği varsayımıyla, animatörlere sadece temel eskizleri gönderdi. Ancak animatörler, bu çizimleri olduğu gibi kopyaladılar ki, bu da karakterlerin ilk bölümlerdeki üstünkörü görünümlerine yol açtı. Klasky Csupo şirketinin ilk işlerinden biri, Simpsonlar'ın başlamasına da yol açacak şekilde, The Tracey Ullman Show için kısa animasyon dizileri oluşturmaktı. Animasyon, ilk sezonun animatörleri olan Wesley Archer, David Silverman ve Bill Kopp tarafından Klasky Csupo bünyesinde üretildi. Renklendirici Georgi Deluse, karakterlerin rengini sarı yapmaya karar veren kişiydi. 1989'da, bir prodüksiyon şirketleri ekibi Simpsonlar'ı Fox Broadcasting Company için yarım saatlik bir dizi olarak uyarladı. Ekip, Klasky Csupo animasyon şirketini de içeriyordu. Jim Brooks, Fox kanalıyla yaptığı sözleşmede kanalın şovun içeriğine müdahale etmemesi koşulunu kabul ettirdi. Groening, şovu yaratmadaki amacının, izleyicinin izledikleri "popüler süprüntüye" bir alternatif sunmak olduğunu belirtti.Yarım saatlik dizi, bir yılbaşı özel programı olarak "Simpsons Roasting on an Open Fire" adlı bölümü ile 17 Aralık 1989 tarihinde yayına başladı. "Some Enchanted Evening" üretilen ilk uzun bölümdü fakat ilk sezonun son bölümü olarak Mayıs 1990'a kadar animasyon problemleri nedeniyle yayımlanmadı. 1992'de Tracey Ullman, dizinin başarısının kaynağının kendi şovu olduğunu iddia ederek Fox'a dava açtı. Davada, Simpsonlar'ın elde ettiği kârın bir bölümünü alması gerektiği iddiası mahkemeler tarafından reddedildi. Matt Groening ve James L. Brooks, şovun tüm tarihi boyunca dizide yönetici yapımcı olarak yer aldı ve yaratıcı danışmanlık görevini de üstlendiler. Simpsonlar'ın yönetmeni Brad Bird tarafından şovun "adsız kahramanı" olarak adlandırılan[12] Sam Simon, şovun ilk dört sezonunda yaratıcı danışman olarak şovda yer aldı. Groening, Brooks ve Gracie Films ile sık sık anlaşmazlık içindeydi ve 1993 yılında şovdan ayrıldı.[13] Ayrılmadan önce, 1993'ten beri şovda yer almamasına rağmen, her yıl şovun kârından bir pay almak ve jenerikte yönetici yapımcı olarak yer alması için anlaşma yaptı.[13][14] Aslında tüm sezonların yapımcılığını idare eden ve baş yazarı olan şov "idarecisi" (show runner) pozisyonu bundan daha kapsamlı bir posizyondur.[15] Senaryo Şovun yönetici yapımcısı Al Jean (soldaki) ile şovun eski yönetici yapımcısı olan ve 1994 yılından beri yazı ekibinde yer alan David Mirkin (sağdaki). Programın ilk yazı ekibi John Swartzwelder, Jon Vitti, George Meyer, Jeff Martin, Al Jean, Mike Reiss, Jay Kogen ve Wallace Wolodarsky'den oluştu.[16] Sonraki Simpsonlar'da her aralık ayının başında bölüm fikirlerini veren on altı senaristten oluşan bir yazı ekibi vardır.[17] Her bölümün ana yazarları, bölümün ilk taslağını yazar. Grup, tekrar yazma oturumları, şakaların eklenmesi ya da silinmesi, sahnelerin eklenmesi ve şovun dublaj ekibinin tekrar okumalar için çağırarak bölümünün en son senaryosunu geliştirir.[18] 2004 yılına kadar[19] birinci sezondan itibaren şovu geliştiren George Meyer, 2004'e kadar bu oturumlarda başkanı oldu. Emektar senarist Jon Vitti'ye göre, senaryo listesinde diğer yazarların da yer almasına rağmen Meyer, yer aldığı bölümdeki en iyi replikleri yazmıştır.[18] Her bölümün yapımı altı ay aldığından, şov nadiren güncel olaylar hakkında yorum yapar.[20] Fakat bölümler zaman zaman olimpiyatlar ya da Super Bowl gibi planlanmış etkinliklere değinmektedir. Altmış bölümün jeneriğinde adı geçen John Swartzwelder, Simpsonlar'daki en üretken yazardır. En çok tanınan eski yazarlardan biri, 1990'ların başlarında birçok bölüme katkıda bulunmuş olan ve sonra talk şov Late Night'ıın sunucusu olarak David Letterman'ın yerini alan Conan O'Brien'dır.[22] İngiliz komedyen Ricky Gervais, "Homer Simpson, This Is Your Wife" bölümünü yazarak, hem yazar hem de konuk oyuncu olarak şovda yer alan ilk kişi oldu.[23] Superbad filminin senaristleri Seth Rogen ve Evan Goldberg, "Homer the Whopper" bölümünü yazdılar ve bölümde Rogen bir karakteri seslendirdi.[24] 2007'nin sonunda, Simpsonlar'ın senaristleri Writers Guild of America ile birlikte grev yaptı. Dizinin yazarları, 1998'de sendikaya katılmıştılar.

Devamını Oku >
18 Nisan 1955  Albert Einstein, Nobel Fizik Ödülü sahibi Almanyalı fizikçi  vefat etti
18 Nisan 1955 Albert Einstein, Nobel Fizik Ödülü sahibi Almanyalı fizikçi vefat etti

Alman İmparatorluğu'nun Ulm kentinde dünyaya gelen Einstein, yaşamının ilk yıllarını Münih'te geçirdi. Lise eğitimini ve yüksek eğitimini İsviçre'de tamamladı; fakat bir üniversitede iş bulmada yaşadığı zorluklar nedeniyle bir patent ofisinde müfettiş olarak çalışmaya başladı. 1905 yılı Einstein için bir mucize yıl oldu ve o dönemde kuramları hemen benimsenmemiş olsa da ileride fizikte devrim yaratacak olan dört makale yayımladı. 1914 yılında Max Planck'ın kişisel ricası ile Almanya'ya geri döndü. 1921 yılında fotoelektrik etki üzerine çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Nazi Partisi'nin iktidara yükselişi nedeniyle 1933'te Almanya'yı terk etti ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşti. Ömrünün geri kalanını geçirdiği New Jersey eyaletinin Princeton ilçesinde hayatını kaybetmiştir. Albert Einstein, özel görelilik ve genel görelilik kuramları ile iki yüzyıldır Newton mekaniğinin hakim olduğu uzay anlayışında bir devrim yaratmıştır. Sadece matematik hesaplamalar ve denklemler ile oluşturduğu kuramları sonradan deneysel olarak defalarca doğrulanmıştır. E = mc2 denklemi ile formüle ettiği kütle-enerji eşdeğerliği yıldızların nasıl enerji oluşturduğuna açıklama getirmiş ve nükleer teknolojinin önünü açmıştır. Fotoelektrik etki ve Brown hareketine getirdiği matematiksel açıklamalar, modern fiziğe diğer katkıları arasındadır. Ömrünün büyük bir kısmını bütün kuramları birleştiren bir birleşik alan kuramı yaratmaya çalışarak geçirmiş ama bu çabaları sonuçsuz kalmıştır. Einstein kuantum mekaniğinin bazı sonuçlarına, özellikle belirsizlik ilkesine oldukça şüpheci yaklaşmış fakat bu yaklaşımlar ileride geniş kabul görmüştür. Einstein, Nazilerin nükleer bomba geliştirmesi endişesiyle ABD başkanı Franklin D. Roosevelt'e bir mektup göndermiş, ABD'nin nükleer çalışmalara başlamasını tavsiye etmiştir. Holokost sonrası Yahudilerin kendi ülkelerine sahip olması gerektiği fikrini savunmuş, İsrail'in kuruluşuna destek vermiştir. Çeşitli söyleşilerinde Yahudilik dinine ve diğer kutsal kitaplara inanmadığını belirtmiş, sosyalizme sempati duyan bir makale yayımlamıştır. Bertrand Russell ile birlikte nükleer silahlara karşı bir manifesto da yayımlamıştır. 1999'un sonlarında 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Einstein, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında 1. sırayı almıştır. Einstein, hayatı boyunca 300’den fazla bilimsel makale yayımlamıştır, ayrıca 150’den fazla bilim dışı çalışmaları da olmuştur. Başarıları ve eserleri nedeniyle Einstein sözcüğü, “dahi” ile eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. 18 Nisan 1955’te, Albert Einstein iç kanama geçirdi. İsrail’in kuruluşunun yedinci yıl dönümü nedeniyle bir televizyon konuşmasının taslağını hazırlıyordu ama bitiremeden hayatını kaybetti. Einstein ameliyatı şu sözlerle reddetti, “İstediğim zaman gitmek istiyorum. Hayatı yapay bir şekilde uzatmak tatsız. Ben payımı kullandım, şimdi gitme zamanı ve bunu zarif bir şekilde yapmak istiyorum”. 76 yaşında, Princeton Hastanesi’nde gece saat 01.55'te yaşamını yitirdi. Otopsisi sırasında Princeton Hastanesi patolojisti Thomas Stoltz Harvey o gece nöbetteydi ve Einstein'ın ölüm nedenini belirlemesi gerekiyordu. Beyni kafatasından çıkardıktan sonra kendi kendine "Bu dünyamız hakkında her şeyi değiştiren beyindir" demiştir. Einstein öldükten sonra vücudunun putlaştırılarak tapılmasını istemiyordu. Fikirlerine ve bilime olan katkısına odaklanması gerektiğine inanıyordu. Bunun için ailesi tarafından öldükten sonra yakılması fikri ortaya atıldı. Harvey bedeni yakılması için hazırladı. Beyni ise kendi sefer tasına koydu ve evine götürdü. Böylece Einstein'ın beyni çalınmış oldu. Beyni çalınan Einstein'ın ailesi şoktaydı. Hükûmet yetkileri ve Harvey'in meslektaşları ise çileden çıkmıştı. Herkes beynin iade edilmesini istiyordu ancak Harvey bunu kabul etmedi. Bu nedenle de işinden oldu. Ancak Harvey beyni bilimsel araştırmalarda kullanılacağına yemin edince, ailesi bu isteğinden vazgeçti. Daha sonra Einstein’ın kalıntıları ailesi tarafından yaktırıldı ve külleri bilinmeyen bir yere serpildi. Beyni ise Harvey tarafından 1985 yılına kadar hayatının anlamı oldu ve bu yılda beynin bir kısmını o yıllarda beyinle uğraşan bir uzmana gönderdi. Gönderdiği uzman tarafından bulunanlar ise basında bir sansasyona neden oldu. Çalışmalar Einstein'ın beyninde bulunan ve beyin nöronlarını besleyen glial hücrelere odaklanmıştı. Einstein'ın beyninde normal bir insana nazaran daha fazla glial hücre bulunuyordu. Fakat bu konuda bilim adamları farklı fikirler ortaya attılar. Einstein'ın beyni 53 yıl sonunda çalındığı Princeton Hastanesi’ne geri döndü. Harvey bundan 3 yıl sonra hayatını yitirdi. Bilimsel çalışmaları

Devamını Oku >
17 Nisan 1993 Türkiye Cumhuriyeti'nin sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.
16 Nisan 1889 sinemanın yaratıcılarından, komedyen, yazar, besteci, film yönetmeni ve yapımcı Charles Chaplin doğdu
15 Nisan 1931 Türk Tarih Kurumu (Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti) kuruldu.
15 Nisan 1931 Türk Tarih Kurumu (Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti) kuruldu.

Türk Tarih Kurumu, ülkemizde bizzat Atatürk’ün direktifleriyle kurulan kurumların başında gelmektedir. Atatürk, özellikle Avrupa devletlerinin ders kitaplarında yer alan Türkler hakkındaki olumsuz iddialara ve “barbar” deyimi kullanılarak bir istilacı kavim şeklinde gösterilmelerine karşılık, bunun böyle olmadığının, cihan tarihinde en eski çağlardan beri hakiki yerinin ne olduğunun ve medeniyete ne gibi hizmetlerinin bulunduğunun araştırılması gerektiğine inanmaktaydı. İşte bu sebeple, 28 Nisan 1930 tarihinde, Atatürk’ün de bizzat katıldığı Türk Ocakları’nın VI. Kurultayı’nın son oturumunda, O’nun direktifleriyle, Âfet İnan tarafından 40 imzalı bir önerge sunulmuş ve “Türk tarih ve medeniyetini ilmî surette tedkik etmek için hususî ve daimî bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını seçmek salahiyetinin Merkez heyetine bırakılmasını teklif ederiz” denilmiştir. Aynı gün Kurultay’da yapılan görüşme sonucunda Türk Ocakları Kanunu’na, 84. madde olarak “Merkez Heyeti, Türk tarih ve medeniyetini ilmî surette tedkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir Türk Tarih heyeti teşkil eder.” şeklinde bir madde eklenmiştir. Bu karar çerçevesinde 16 üyeden oluşan bir “Türk Tarihi Tedkik Heyeti” teşkil edilmiş, heyet ilk toplantısını 4 Haziran 1930 tarihinde yapmış, Yönetim Kurulu ve diğer üyeleri seçmiştir. Yönetim Kurulu: Başkan Tevfik Bıyıklıoğlu, Başkanvekilleri Yusuf Akçura ve Samih Rıfat, Genel Sekreter Dr. Reşit Galip. Üyeler: Âfet İnan, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Hâmid Zübeyir Koşay, Halil Edhem, Ragıb Hulûsi, Reşid Safvet Atabinen, Zâkir Kadîrî, Sadri Maksudi Arsal, Mesaroş (Ankara Etnografya Müzesi uzmanı), Mükrimin Halil Yinanç, Vâsıf Çınar ve Yusuf Ziya Özer’den teşekkül etmiştir. Bu heyet, Türk Tarihinin Ana Hatları adıyla yaptığı ilk çalışmayı yayımlamıştır. 29 Mart 1931 tarihinde Türk Ocakları’nın VII. Kurultay’ında kapatılma kararı alınınca, bu defa 15 Nisan 1931’de “Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti adı ile yeniden teşkilatlanmış ve 1930’daki ilkeler temel alınarak faaliyetlerine devam etmiştir. Kurumun adı 1935 yılında “Türk Tarihi Araştırma Kurumu” olarak değiştirilmiş, daha sonra ise “Türk Tarih Kurumu”na çevrilmiştir. Kurum bu dönem içerisinde dört ciltlik lise tarih kitaplarını hazırlamış ve bu kitaplar MEB yayını olarak basılmıştır. Türk Tarih Kurumu’nun bastığı ilk kitap, Birinci Türk Tarih Kongresi: Konferanslar, Müzakere Zabıtları adlı bildiri metinleri kitabıdır (1932). Fakat bu kitabın üstünde de TTK değil Maarif Vekâleti kaydı vardır. Pîrî Reis Haritası Hakkında İzahname (1935) adlı eserin üzerinde ise “Türk Tarihi Araştırma Kurumu Yayınlarından: No: 1” yazmaktadır. Yine Pîrî Reis’in Kitâb-ı Bahriye’sinin (1935) yayın numarası 2’dir. Daha sonra Alacahöyük kazı raporları basılmış, 1937 yılından itibaren ise, adını bizzat Atatürk’ün koyduğu, BELLETEN yayın hayatına başlamıştır. Atatürk, hayatının son dönemlerine kadar Kurumun çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, birçok defa çalışma planını kendisi tespit etmiş ve birçok toplantıya bizzat katılmıştır. O’nun bu Kurum’a ve tarihe verdiği önem, 5 Eylül 1938’de düzenlediği vasiyetnâme ile İş Bankası’ndaki hisselerinin gelirinin yarısını Türk Tarih Kurumu’na bağışlamasından anlaşılmaktadır. Nitekim Atatürk’ten sonra gelen bütün Cumhurbaşkanları da bir gelenek olarak Kurum’un koruyucu başkanları olmuştur. 25 Mayıs 1940’ta İçişleri Bakanlığı’nca onaylanan yeni cemiyetler kanununa göre yeniden düzenlenen tüzüğünün 2. maddesinde, Kurum’un Reisicumhur İsmet İnönü’nün yüksek himayeleri altında bulunduğu hükmü yer almış, 3. maddesinde de, “Maarif Vekili bu Kurum’un fahrî reisidir” denilmiştir. Kurum, Bakanlar Kurulu’nun 21 Ekim 1940 tarih ve 2/14556 sayılı kararnamesiyle “Kamu Yararına Çalışan Dernekler” arasına alınmıştır. Türk Tarih Kurumu, tüzelkişiliğe sahip olarak, 7 Kasım 1982’de kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 134. maddesi ile kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesine dâhil edilmiştir. Türk Tarih Kurumu bu dönemden itibaren de ilk kuruluş amaçları doğrultusunda çalışmalarına devam etmiş ve etmektedir. Türk Tarih Kurumu, ilmî araştırma ve yayınları yanı sıra, ilki 2-11 Temmuz 1932 tarihlerinde toplanan ve belli aralıklarla günümüze kadar XVII.’sini gerçekleştirdiği milletlerarası nitelikte “Türk Tarih Kongreleri” yapmaktadır. 20-25 Eylül 1937 yılında Dolmabahçe’de yapılan II. Kongre, uluslararası nitelik kazanmış, yabancı bilim adamları da bu kongreye katılmışlardır. Bu Kongre, Türk tarihinin açıklanması ve belgelenmesi amacını gütmüştür. Ayrıca, Kongre dolayısıyla, tarih öncesinden Cumhuriyet dönemine dek yurdumuzda ve Ortadoğu’da gelişen büyük uygarlıkları, maketler, mülajlar, resimler ve grafiklerle canlandıran bir sergi düzenlenmiş ve bu sergi Atamızın ölümüne dek Dolmabahçe’de kalmıştır. Türk Tarih Kurumu bundan sonra da uluslararası nitelikte, 15-20 Kasım 1943’te III., 10-14 Kasım 1948’de IV., 12-17 Nisan 1956’da V., 20-26 Ekim 1961’de VI., 25-29 Eylül 1970’te VII., 11-15 Ekim 1976’da VIII., 21-25 Eylül 1981’de IX., 22-26 Eylül 1986’da X., 05-09 Eylül 1990’da XI., 12-16 Eylül 1994’te XII., 04-08 Ekim 1999’da XIII., 09-13 Eylül 2002’de XIV., 11-15 Eylül 2006’da XV., 20-24 Eylül 2010’da XVI., 13-15 Eylül 2014’te XVII., 01-05 Ekim 2018’de XVIII. kongrelerini düzenlemiştir. Bu kongrelerde sunulan bildiriler kitap hâline getirilmiş ve bunlar – XVII. Kongre dâhil- 65 cilt halinde basılmıştır. Kuruluşundan başlayarak çalışmalarını eski Türk Ocağı Halkevleri binasında sürdüren Kurum, 1940 yılı sonlarında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ayrılan bir bölüme geçmiştir. Ancak her gün zenginleşen kütüphanesi, çalışmaları ve gelişen basımevi dolayısıyla bu yer yetersiz kalmış, 12 Kasım 1967 günü, projesi Sayın Turgut Cansever tarafından çizilen bugünkü modern binasına taşınmıştır. Bu bina 1980 yılında “Uluslararası Ağahan Mimarî Ödülü”nü almıştır. Türk Tarih Kurumu, 2876 sayılı kanununda da belirtildiği üzere, 1931 yılındaki kuruluş gayesi olan Türk ve Türkiye tarihini ve bunlarla ilgili konuları, Türklerin medeniyete hizmetlerini ilmî yoldan incelemek, araştırmak, tanıtmak, yaymak ve yayımlar yapmak, bunlara dayanarak da Türk tarihini ve Türkiye tarihini yazmak konusunda çalışmalarını günümüze kadar sürdürmüş ve yayınlarını toplam XXXI dizide (Eski diziler) toplamıştır. Bu diziler Türk Tarih Kurumu Yayın Çalışma Kurulu tarafından yenilenmiştir. Eski ve yeni dizilerde başlangıçtan bu yana, dergiler dâhil toplam 1400’e yakın eser yayımlanmıştır. 1937 yılından bu yana yayımlanan Belleten dergisinin Aralık 2017 sonu itibariyle 292. sayısı çıkmıştır. Belgeler dergisinin ise 38. sayısı basılmıştır. İlk kez yayınladığımız Tarih Yıllığı ise Türk Tarih Kurumu – Kırkambar 2013 adıyla 2 cilt olarak basılmıştır. Dergi yayıncılığı açısından bir önemli gelişme de 1988 yılında tek sayı çıkartılıp sürdürülmeyen Höyük dergisinin yeniden yayınlanmaya başlamasıdır. Arkeoloji, sanat tarihi vb. yazılarının değerlendirileceği ve yılda iki kez yayınlanacak olan Höyük’ün 7 sayısı 2014’de çıkartılmıştır. Atatürk’ün direktifleriyle 22 Ağustos 1935’te Kurum’un kendi parası ve kendi elemanlarıyla başlattığı ilk kazı olan “Alacahöyük Kazısı”ndan ayrı olarak Trakya ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde arkeolojik araştırmalar sürdürülmüştür. Bu kazılardan çıkan eserler pek çok müzemizi süslemektedir. Bugün her yıl yaklaşık 40-50 kazıya maddî destek verilmektedir. Bununla birlikte Türk Tarih Kurumu, amaçları doğrultusunda Türk tarihinin pek çok meselesine ışık tutmak maksadıyla hazırlanan projeleri de desteklemektedir. Bunlardan “Türkiye’nin Sosyal ve Kültürel Tarihi”, “Başlangıçtan Günümüze Türk Dünyası Tarihi”, “Türk Sufilik Tarihi”, “Yozgat ve Çevresi Sosyal ve Ekonomik Tarihi”, “Sondaj Metoduyla Ordu ve Yöresi İktisadî Tarihi” gibi kapsamlı olanlarını saymak mümkündür. Öte yandan Türk Tarih Atlası çalışmaları sürmektedir. “Türk Kültür Varlıkları Envanteri” çalışmaları kapsamında beş kitap, sekiz cilt olarak basılmıştır ve bu dizi sürmektedir. Yayınlarımızı, Ankara merkez bina, Kızılay Bayındır Sokak ve İstanbul Üsküdar semtinde yer alan kitap satış bürolarından, yanı sıra elektronik olarak https:\\emagaza-ttk.ayk.gov.tr adresinden, ayrıca Türkiye genelinde çeşitli illerdeki anlaşmalı bayilerimizden de temin edebilirsiniz. Yayınlarımız sadece bu satış yerlerinden okuyucuya ulaştırılmaktadır. Kurum yayınlarının işportada vb. yerlerde satılması yasal değildir. Talepler doğrultusunda Erzurum, İzmir, Kayseri, Konya gibi Anadolu’da merkezi konumda bulunan illerde de yayın satış büroları açılması planlanmaktadır. Türk Tarih Kurumu’nun ilmî çalışmalar için kurduğu Kütüphane ise ülkemizin en zengin ihtisas kütüphanelerinden biridir. Yaklaşık 250.000 cilt kitabın bulunduğu kütüphaneye, değişim ve satın alma yoluyla en son yayınlar sağlanmakta, yurtdışında 220, yurtiçinde 60 kurum ve kuruluş ile değişim yapılmaktadır. Kütüphanemiz son teknolojiye uygun donanımlar ile hizmet vermektedir. Kütüphanemizde elektronik katalog tarama hizmeti verilmektedir.. Kütüphanemizdeki Osmanlıca, Arapça ve Farsça kaynak eserler başta olmak üzere Batı dillerindeki eserlerden Uluslar arası Telif Yasasına göre telif bakımından yasal süresi dolmuş nadir eserler dijitalleştirilmiştir. TTK Kütüphanesi çevrimiçi kataloğundaki detaylı arama kısmından bu eserlerin metinlerine de ulaşılabilmektedir. Şu ana kadar nadir eser ve elyazması eserlerden yaklaşık 7500’ü dijitalleştirilmiş ve dijitalleştirme işlemi devam etmektedir. Böylece bu eserlere, katalog tarama programı üzerinden erişim sağlanarak elektronik ortamda tüm dünyanın erişimine açılmıştır. Görme engelli akademisyenlerin, kütüphane hizmetinden faydalanması için çalışmalar başlatılmıştır. Arşiv ve dokümantasyon açısından da Kurum hayli zengindir. Yakın zamanlar tarihi bakımından önemli arşiv belgeleri ve zengin bir Atatürk fotoğraf koleksiyonu bulunmaktadır. Fotoğraf ve belge koleksiyonunda bulunan malzemeden, yakın dönemde İzmir’in Kurtuluşu, Ayasofya Sergisi, Atatürk Fotoğrafları Sergisi, Kıbrıs’ta Hala Sultan Sergisi ve 100. Yılında Kudüs Sergisi düzenlenmiş olup sergi katalogları da basılmıştır. Arşivdeki materyallerin dijitalleştirme ve tasniflenmesi işlemi devam etmektedir. En son Enver Paşa ve Fahir İz Arşivinin analitik tasnifi tamamlanmıştır. Türk Tarih Kurumu, Osmanlı Öncesi ve Osmanlı Araştırmaları Uluslararası Komitesi (CIÉPO), Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Birliği (AIÉSEE), Uluslararası Tarih Bilimleri Komitesi (CISH), Uluslararası Askerî Tarih Komisyonu (CIHMC) ve Uluslararası Akademiler Birliği (UAI) gibi çeşitli uluslararası bilim kurullarının da üyesidir. Bunlardan Uluslararası Akademiler Birliği’nin Türkiye’deki tek üyesidir.

Devamını Oku >
14 Nisan 1957 Güreşçi Yaşar Doğu Avrupa Şampiyonu oldu. Türk Milli Güreş Takımı Avrupa üçüncülüğü kazandı.
14 Nisan 1957 Güreşçi Yaşar Doğu Avrupa Şampiyonu oldu. Türk Milli Güreş Takımı Avrupa üçüncülüğü kazandı.

YAŞAR DOĞU Olimpiyat, Avrupa ve Dünya şampiyonu güreşçimizdir. Yaşar Doğu, 1913 yılında Samsun’un Kavak ilçesine bağlı Karlı köyünde doğmuştur. Aslen Kafkas Türklerindendir. Babası Gazi Osman Çavuş I. Dünya savaşında ölünce annesi evini kendi babasının köyü olan Emirli köyüne taşıdı. Annesi Feride Hanım orada ikinci defa evlenince, Yaşar Doğu 5 yaşında iken 1918 yılında Amasya’nın Kurnaz Köyünde yaşayan halası Ayşe Tok’un (Doğu) yanına gönderildi. 1936 yılında Ankara’da askere gidene kadar halasının yanında yaşadı. Burada çiftçilik ve hayvancılık ile uğraştı. Köy düğünlerindeki güreşlere katıldı. Daha delikanlılığın eşiğinde iken yaman bir karakucak güreşçisi olarak adını bütün çevreye duyurdu. 1936 yılında Ankara’da askerde iken Güreş İhtisas Kulübü'ne girdi ve minder güreşine başladı. 1938 yılında askerliği bitince Ankara'ya yerleşti ve kulübü adına güreşmeye başladı. 1939 yılında Milli Takıma alındı. Aynı yıl Oslo'da yapılan Avrupa Şampiyonası'nda 66 kiloda güreşti ve yaptığı dört güreşin birinde sayı ile yenildi ve ikinci oldu. 1940 yılında İstanbul Çemberlitaş’da yapılan Balkan Şampiyonası'nda üç tuşla 3 galibiyet aldı ve 66 kiloda şampiyon oldu. İkinci Dünya Savaşı'nın araya girmesiyle millî müsabakalardan uzak altı yıllık bir duraklama devresine girildi. 1946'da Kahire ve İskenderiye'de yapılan iki milli karşılaşmada iki tuşla iki galibiyet daha kazandı. Yine o yıl Stockholm'de yapılan Avrupa Şampiyonası'nda 73 kilo ile 6 maça çıktı ve hepsini kazanarak ilk defa Avrupa Şampiyonu unvanını kazandı. Bir yıl sonra Prag'da yapılan Avrupa Grekoromen Şampiyonası'nda yine bütün rakiplerini yendi ve 73 kilonun şampiyonu oldu. 1948 yılında Londra’da yapılan Yaz Olimpiyatları'na katıldı ve burada 5 rakibini de yenerek Olimpiyat şampiyonu oldu. 1949 yılında Türk Milli Takımı ile bir Avrupa Turnesi'ne çıktı. İtalya, İsviçre, İsveç ve Finlandiya'yı kapsayan bu turnede 79 kiloda toplam 7 güreş yaptı ve hepsini kazandı. Aynı yıl Avrupa Güreş Şampiyonası İstanbul'da düzenlendi. Yaşar Doğu, 79 kiloda güreşti ve ilk üç rakibini tuşla, finalde ise İsveçli ünlü güreşçi Groemberg'i sayı ile yenerek şampiyon oldu. 1950 yılında Asya'da bir turneye çıktı. Bağdat, Basra ve Lahor'da yaptığı tüm güreşlerde rakiplerini tuşla yendi ve ününü Doğu'da da yaygınlaştırdı. 1951 yılında 87 kiloda olarak Dünya Şampiyonası'na katıldı ve Finlandiyalı, İranlı, Alman ve İsveçli rakiplerini yenerek, ömrünün ilk ve son Dünya Şampiyonluğu'nu kazandı. Londra Olimpiyatları'ndan sonra kendisine ev armağan edildiği için Olimpiyat Komitesi'nce profesyonel ilan edilince, 1952 Helsinki Olimpiyatları'na katılamadı. 1951 yılında güreşi bıraktıktan sonra Milli Takım'da antrenör oldu. Birçok şampiyon güreşçi yetiştirdi.15 Aralık 1955 günü Milli Takım'la beraber İsveç'te bulunduğu sırada ağır bir kalp krizi geçirdi. Bu krizden kurtuldu ancak doktorların kesin dinlenme önerisine rağmen antrenörlüğe devam etti. Yaşar Doğu, 8 Ocak 1961 tarihinde Ankara’da 48 yaşında kalp krizinden ölmüştür. Mezarı Ankara Cebeci Askeri Şehitliğindedir. Ölümünden sonra adı Ankara’da bir spor salonuna verildi. Yaşar Doğu’nun hâtırasına her yıl milletlerarası güreş turnuvası düzenlenmektedir. Yaşar Doğu, ay yıldızlı mayo ile yaptığı 47 güreşin yalnızca birinde yenilmiş, galip geldiği 46 karşılaşmanın 33'ünü tuşla kazanmıştır. Madalyaları : 1948 - Olimpiyat oyunları, Londra - Erkekler Serbest Güreş, Yarı orta siklet - Altın 1951 - Dünya Güreş Şampiyonası, Helsinki - Erkekler Serbest Güreş, Hafif Ağır siklet - Altın 1946 - Avrupa Güreş Şampiyonası, Stockholm - Erkekler Serbest Güreş, Yarı orta siklet - Altın 1949 - Avrupa Güreş Şampiyonası, İstanbul - Erkekler Serbest Güreş, Orta siklet - Altın 1939 - Avrupa Güreş Şampiyonası, Oslo - Erkekler Grekoromen Stil, Hafif siklet - Gümüş 1947 - Avrupa Güreş Şampiyonası, Prag - Erkekler Grekoromen Stil, Hafif siklet - Altın 1940 - Balkan Oyunları, İstanbul - Erkekler Grekoromen Stil, Hafif siklet - Gümüş

Devamını Oku >
13 Nisan 1914 Orhan Veli doğdu
12 Nisan 1956 İstanbul'da Nalbantlar Kongresi yapıldı.
11 Nisan 1971 APOLLO 13 Uzaya fırlatıldı...
14 Mart 1919 - Tıp Bayramı
14 Mart 1919 - Tıp Bayramı

Tıp Bayramı, her Mart ayının 14'ünde kutlanan, Türkiye'de tıp alanından çalışanların hizmet sorunlarının tartışıldığı, bilime katkılarının ödüllendirildiği bir anma ve kutlama günüdür. 14 Mart 1827'de, II. Mahmut döneminde, Hekimbaşı Mustafa Behçet'in önerisiyle ilk cerrahhanenin, Şehzadebaşı'daki Tulumbacıbaşı Konağı'nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulması, Türkiye'de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, "Tıp Bayramı" olarak kutlanmaktadır. İlk kutlama, 1919 yılının 14 Mart'ında işgal altındaki İstanbul'da gerçekleşmiştir. O gün, tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet Boran'ın önderliğinde, tıp okulu öğrencileri işgali protesto için toplanmış ve onlara devrin ünlü doktorları da destek vermişti. Böylece tıp bayramı, tıp mesleği mensuplarının yurt savunma hareketi olarak başlamıştır. 1929-1937 yılları arasında 12 Mayıs günü Tıp Bayramı olarak kutlandı. Bu tarih, Bursa'daki Yıldırım Darüşşifası'nda ilk Türkçe tıp derslerinin başladığı tarih olarak kabul edildiği için Tıp Bayramı yapıldı. Ancak zamanla bu uygulamadan vazgeçildi ve yeniden 14 Mart Tıp Bayramı oldu. Günümüzde[değiştir | kaynağı değiştir] Tıp sembolü 1976'dan beri sadece 14 Mart günü değil, 14 Mart'ı içine alan hafta boyunca kutlama yapılmakta ve bu hafta Tıp Haftası olarak kabul edilmektedir. Dünyada benzer kutlamalar, farklı tarihlerde yapılmaktadır. Örneğin ABD'de ameliyatlarda genel anestezinin ilk defa kullanıldığı 30 Mart 1842 tarihinin yıldönümü; Hindistan'da ünlü doktor Bidhan Chandra Roy'un doğum (ve aynı zamanda ölüm) yıldönümü olan 1 Temmuz günü "Doktorlar Günü" olarak kutlanır.

Devamını Oku >
E-Bülten Aboneliği ile,
Bizlerden 7/24 Haberdar Olabilirsiniz